DOLAR 8,5492
EURO 10,0853
ALTIN 495,44
BIST 1.352
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 29°C
Gök Gürültülü
İstanbul
29°C
Gök Gürültülü
Paz 30°C
Pts 31°C
Sal 32°C
Çar 32°C

Aksu: Ekoloji hareketi patinajdan kurtulmalı

12.05.2021
A+
A-

ANKARA – Ekoloji hareketlerinde “siyaset üstü” ve “yerelcilik” tarzının, yıkımın ardındaki sermaye, devlet, sınıf ilişkisini görünmez kıldığını dile getiren Polen Ekoloji’den Cemil Aksu, “Dünyadaki ekoloji hareketinin 50 yıldır patinaj yapmasının temel sebebi de budur” dedi.

Dünyayı saran Koronavirüs (Kovid-19) salgının temel nedeninin ekolojik yıkım ve endüstriyel gıda üretimi genel bir kabul görürken, ekolojik tahribatlar ise hız kesmiyor. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) ve Londra Zooloji Derneği tarafından 2018 yılında yayınlanan rapora göre, son 50 yılda karasal türlerin popülasyonunda yüzde 38 ve deniz türlerin popülasyonunda yüzde 36 azalma yaşandı. Sulak alanlarda ve canlı türlerinde yüzde 60’lık genel bir kayıp söz konusu. Dünya nüfusunun 7,5 kat arttığı 1820-2017 aralığında atmosfere karışan karbon gazı [CO2] emisyonu ise 600 kat arttı.
 
Türkiye’de ise mevcut iktidarın ekolojiye karşı politikaları, yıkım üstüne yıkım getirdi. 2002-2013 arasında arama ve işletme ruhsatı verilen maden ve mermer ocağı işletmelerinin sayısı yaklaşık 400 bin. Madenlerin faaliyete geçtiği yerler geri dönüşü imkansız olarak yok ediliyor. Aynı yıllarda zarar gören orman alanı 120 bin hektarı geçiyor. İkinci buzul çağından bu yana korunan ormanların yer aldığı Cerrattepe, insanlığın eski yerleşim yerlerinden biri olan Hasankeyf’in yok edilmesi ve İstanbul’un deniz canlılığı bitirecek olan Kanal İstanbul projesi en bilinen örnekler arasında. 
 
Halen gündemde olan ve mücadelesi devam eden İkizdere ise böyle bir tablonun güncel sembolü konumunda. Polen Ekoloji Hareketi’nden Cemil Aksu, bu projelere karşı gösterilen direnişlerin yerelde kaldığı ve sadece şirketleri hedefleyin, arka plandaki ekonomik-siyasi ilişkilerinin görülmemesinin kalıcı başarıyı getirmediğini ifade ediyor.
 
Keza batı illerinde olduğunda ekolojik yıkıma tepki oluşurken, Hasankeyf örneğinde olduğu gibi Kürt coğrafyasının yalnız bırakılmasını hatırlatan Aksu, demokrasi mücadelesinin de ekoloji mücadelesinin de başarılı olması açısından bu anlayışın dışına çıkmanın şart olduğunun altını çizdi.
 
Çarşamba Röpartajı’nı bu hafta Cemil Aksu ile ekolojik hareketlerinin yapısal sorunlarını, “siyaset üstü” ve “yerel direniş” gibi söylemlerin içeriğini ve yıkımın kapitalist sistem ve yürütücüleriyle ilişkisini konuştuk. 
 
Ekolojik yıkımda sınır tanınmıyor. Devlet ve sermaye ortaklığında gelişen katliamlara tepki ise yerel veya proje odaklı örgütler düzeyinde gerçekleşiyor. İkizdere’de de bunu görüyoruz. Saldırının büyüklüğünü düşündüğümüzde bu savunma tarzının başarı şansı var mı?
 
Türkiye’de son 15-20 yıldır her yerde çok yoğun bir şekilde ekolojik yıkım projeleri söz konusu. Adeta bu 20 yıldaki iktidarın övünerek bahsettiği büyümenin, gelişmenin temel dinamiği bu ekolojik yıkım politikaları oldu. Hem enerji alanında hem duble yollar, kentsel dönüşüm projeleri, köprüler, üçüncü hava alanı gibi birçok projede bir yandan büyük doğa tahribatı diğer yandan büyük emek sömürüsü yaşandı. İki boyutlu bir yıkımdı. Bu yıkıma karşı da Türkiye’de belki daha önce 60 ve 70’lerde yaşanan toplumsal hareketlenmeye benzer bir hareketlenme yaşandı. İlk kez o dönemlerle kıyaslanacak bir toplumsal genişlikte bir toplumsal hareket gelişti. Biz bunu çevre hareketi ya da ekolojik hareketi olarak okuduk ama bu hareketin bu şekilde okunmasının da bazı sınırlılıkları var.
 
Ne tür sınırlılıklar…
 
Türkiye’de ekolojik yıkım politikalarına karşı gelişen hareketin iki temel unsuru olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi kentli, okumuş bir şekilde politikanın herhangi bir alanında yer almış bireyler, diğeri de bu kalkınma politikalarından yıkıma uğrayan emekçi kesimler.
 
 Bu tespiti sahadan verilere dayanarak mı yapıyorsunuz?
 
Karadeniz’de 2005 yılı sonrası HES’lere karşı direnen ya da madencilik faaliyetlerinden dolayı tarım alanlarının, meraların kaybedilmesine karşı mücadele edenler, emekçi köylülerdi. Çünkü 80’den bu yana yürürlükte olan neoliberal politikaların gereği sürekli yıkıma uğratılan emekçi köylülerin ve tarımın durumu gerçekten içler acısı bir noktaya gelmişti. Kalkınma hamlesi olarak sunulan bu son enerji, turizm ve madencilik politikalarının hepsinde de emekçi köylülerin çok daha derin bir yıkıma uğradığını görüyoruz. Mesela Soma çok uç bir örnektir. Soma’daki tütün tarımı ve diğer tarım çeşitleri bitirildiği için insanlar maden sektöründe çalışmak zorunda bırakıldı ve en az 301 madenci yaşamını yitirdi. Aynı zamanda o bölgede birçok termik santral projesi de hayata geçirildi.
 
Bahsettiğiniz süreçlerde ciddi toplumsal hareketlenmeler yaşandı…
 
Evet, bu hareketlenmeleri hem avantajları hem de dezavantajları ile birlikte değerlendirmek gerekir. Avantajı şu oldu: 12 Eylül askeri darbesinin Türkiye toplumunda yarattığı depolitizasyon ve yıkımdan sonra ilk kez bu genişlikte hem Türkiye’de hem Kürdistan coğrafyasında bir hak arama hareketi doğdu. İnsanların kendi yaşam alanlarına ilişkin iktidar ya da şirketler tarafından alınan kararlara karşı kendi yaşam alanlarını savunma, kendileri hakkında verilen kararlara karşı kendi söz, yetki ve eylem haklarına sahip çıkma hareketleri doğdu. Bu açıdan bunlar tam da birer demokrasi hareketidir. Çünkü demokrasi, kendi yaşam alanlarınızda ve geleceğinizle ilgili konularda söz söyleme, karar mekanizmalarda katılma ve bunun için de örgütlenme pratiğidir. Özellikle de ekolojik yıkımın çok daha yoğun yaşadığı kırsal bölgelerde yaşanan bu hareketlenme de böyle bir demokrasi bilinci yarattı.
 
Dezavantaj olarak neyi görüyorsunuz?
 
 Herkes kendi vadisini, kendi merasını kurtarma derdinde kaldı, genel rüzgârı göğüsleyecek bir perspektif bu hareketlerin içinde çok güçsüz bir damar olarak kaldı. Dolayısıyla her mücadelede direnişçiler ve dayanışmacılar şeklinde gruplar var.
Söz ettiğimiz demokrasi hareketinin şöyle bir zaafı vardı. Büyük oranda sorun odaklıydı, yereldeki soruna odaklı olarak gelişiyordu. Birdenbire kapınızda bir düşman beliriyor ve bu düşman sizin yaşam alanlarınızı elinizden almakla, ekonomik kaynaklarınızı yok etmekle tehdit ediyor. Bunun yarattığı aciliyet hissiyle insanlar bir araya geldi, platformlar kurdu ve mücadele geliştirdi. Aciliyet refleksiyle gelişen hareketler demokrasi, hak arama bilinci yarattı ama bu aciliyet hissinden kurtulamadık. Yani herkes kendi vadisini, kendi merasını kurtarma derdinde kaldı, genel rüzgârı göğüsleyecek bir perspektif bu hareketlerin içinde çok güçsüz bir damar olarak kaldı. Dolayısıyla her mücadelede direnişçiler ve dayanışmacılar şeklinde gruplar var.
 
 
 Gündemde İkizdere var. Söz ettiklerini orada da görebilir miyiz?
 
İkizdere’de bir direniş var ve tüm Türkiye’deki çevre örgütleri onlarla dayanışıyor ama sonuçta başarılı ya da başarısız olsan bile vadiden kovduğun ya da bir projede engellediğin şirket, hukukun etrafından dolanarak ya da idareden yeni yetkiler alarak tekrar karşına çıkıyor. Dolayısıyla bu yerelcilik yani yerel ve sorun odaklı olmak ve aynı zamanda bu aciliyet hissi, çevre hareketini patinaja sürüklüyor. Sürekli kendini tekrar eden bir durum söz konusu oluyor. Kuşkusuz bu da Türkiye’deki ve dünyadaki ekoloji hareketlerinin nesnel ve öznel belirli sınırlılıklarıyla ilgili. Bu sınırlılıkları da şöyle ifade edebiliriz. Birincisi dünyada çevre hareketleri doğduğunda kendisini sınıflar mücadelesinin dışında üçüncü bir seçenek olarak sundu. Çevresel ya da ekolojik sorunları emek-sermaye çelişkisinin dışında tüm canlıları, tüm insanlığı ilgilendiren sorunlar olarak formüle edip buna karşı mücadelenin de şimdiye kadar sürdürülen sınıfsal temelli örgütlenmelerle değil, herkesi kapsayan örgütlenmelerle ve “siyaset üstü” bir şekilde yapılmasını savunarak gelişti. Dolayısıyla bu “siyasetler üstülük” meselesi aslında bir yerde sanki herkesin harekete dahiliyetini sağlama açısından bir avantaj yaratıyormuş gibi görünse de bir yerden de sorunun özünü ve mevcut toplumdaki ekolojik yıkımın belli iktidar ilişkileri ve bu iktidarların uygulamaya soktuğu politikalar neticesinde geliştiği gerçeğini arka plana itti.
 
  Bu yaklaşım iktidarın ekolojik yıkımla olan ilişkisini görünmez mi kılıyor?
 
Bunu pratik olarak geri dönüşlerde görüyoruz. Şirketlere karşı bir mücadele yürütülüyor ama bu şirketlere yol veren, bu şirketlere yatırım sağlayan, koşulları yaratan, politikaları belirleyen, bunlara izin ve teşvik veren kim sorusuna cevap yok. ‘Aman iktidarı hedefe koymayalım, devlete söz söylemeyelim’ düşüncesi daha çok şirket kaynaklı direniş motivasyonunu, yerelcilik ideolojisini oluşturdu. Bu da ister istemez, sorunun devam etmesini sağlıyor. Tamam bir şirketi yenebilir, onu o alandan kovabilirsiniz ama sonra başka bir şirket gelir. Bu düşünce, yerelde uzlaşma yaratması açısından avantaj ama bu yıkımın toplumsal ve siyasi boyutunu, iktidar ve devlet payını görünmez kılıyor. Bu anlayış, ayrı bir departmanmış gibi “ekoloji hareketi” olarak kavramsallaşmayı beraberinde getirdi. Halbuki öyle bir departman yok. Ekolojik yıkım, sadece ormanın, suyun yok olması ya da iklim krizi faktörleri değildir, aynı zamanda bu işin pratik sonucu olarak tam da toplumda var olan sınıfsal ve diğer eşitsizliklerden, adaletsizliklerden en fazla etkilenen kesimlerin yaşadığı yıkımdır. Ormanların yok olması, bir taraftan sermayenin daha fazla zenginleşmesini sağlarken diğer tarafta emekçi köylülerin, kentlerdeki emekçi kesimlerin yoksullaşması ve daha fazla yıkıma uğraması anlamına geliyor. Sorunu sadece ağaç katliamı olarak gördüğünüz zaman yanılsamalı bilinç oluşuyor. 
 
Öbür türlü kendi vadini kurtarabilirsin, kendi evinin arka bahçesini kurtarabilirsin ama ülke elden gidiyor. Bölge gidiyor, dünya gidiyor. Bakıyorsunuz, bir şirketin kendi vadisindeki bir yıkım projesine karşı çıkarken aynı şirketin örneğin bir Kürt ilinde yürüttüğü başka bir ekolojik yıkım projesi karşısında dut yemiş bülbüle dönüyor. Ya da Dicle ya da Fırat nehirlerinin güvenlik barajları nedeniyle yok edilmesini sadece oradaki faunanın yok edilmesi olarak algılandığında aslında çok da bir şey demiş olmuyorsunuz. Sermaye, devlet, sınıf ilişkisini görmeyen bir ekoloji hareketi olamaz. Dünyadaki ekoloji hareketinin 50 yıldır patinaj yapmasının temel sebebi de budur. Halbuki patinajdan çıkıp, ekolojik yıkımın toplumsal ilişkilerine odaklanmak, toplumsal ilişkilerin merkezinde de devlet, iktidar ve sermaye ilişkisini görerek mücadele etmek gerekir. Siyasetler üstü anlayışının çok demode olduğunu, ekolojik hareketinin ayağına pranga olduğunu görüp bu söylemlerden, eğilimlerden kurtulmak gerekiyor.
 
Ekolojik hareketin sıkça referans verdiği Murray Bookchin, geniş kapsamlı ekolojik yıkımın sebebini insanın insan üzerinde kurduğu tahakkümün, toplumdan doğaya sıçraması sonucunda olduğunu belirtiyor. Bu bağlamda Türkiye’de son yıllarda giderek artan ekolojik yıkımın mevcut yönetimin toplumu tahakküm altına almasıyla arasındaki ilişki nedir?
 
İklim krizinin bütün sonuçlarını Afrika, Türkiye, Hindistan, Latin Amerika ve okyanuslardaki ada ülkeleri şu an yaşıyor. Kuraklık ve su kriziyle yaşıyor. Dünyada 3,5 milyon insan suya erişemiyor, su güvencesi yok. Bugün bir Amerikalı günde 200 litre su tüketebiliyor ama bir Afrikalı 20 litre suya zor erişiyor.
Murray Bookchin’in geliştirdiği toplumsal ekoloji anlayışının bize sağladığı en büyük avantajlardan biri, ekoloji mücadelesinin toplumsal boyutunun göz ardı eden, sanki tanrısal bir kıyametmiş gibi algılayan ya da her türlü insani faaliyetin doğa yıkımına neden olduğunu söyleyen mistik akımlara karşı tam da ekolojik sorunun toplumdaki ilişkilerden kaynaklı olduğunu vurgulamasıydı. Biz Bookchin’in bu ekolojik ilişkilerin ve ekolojik sorunların temelinde sadece toplumdaki tahakküm ilişkileri olduğu şeklindeki formülünü de eksik görüyoruz. Çünkü kapitalist topluma dair, kapitalist toplumun ayırt edici özelliğinin ne olduğu sorusuna cevap vermek gerekiyor. Bu açıdan baktığında kapitalist toplumdaki en ayırt edici özelliğin, tahakküm ilişkilerini de yaratan, aslında tarihsel olarak da bir kesimin, belli insanların bir sınıf, bir zümre ya da başka bir ev sahibi grup olarak ortaya çıkmasını sağlayan olgunun, tam da üretim ilişkilerinden kaynaklanan sınıfsal bölünmeler olduğunu düşünüyoruz. Marksist ekoloji ile Bookchin’in toplumsal ekolojisi arasındaki farklılık da buradan doğuyor. Sömürü ilişkilerinin sonucu olarak, sermayenin her genişleme evresinin onun doğa üzerinde yeni bir egemenliğiyle sonuçlandığını söylüyoruz. Ama buradaki esas vurgu, doğa yıkımının toplumsal boyutunun vurgulanması. Bu açıdan toplumsal ekoloji anlayışı ile ortaklık kuruyoruz.
 
Toplumsal ilişkilere geldiğimizde, doğanın edilgen, her şeyin insanın dünyadaki varlığı için yaratıldığını vaaz eden, insanın yaşaması için doğanın istediği gibi yok edebileceğini sanan anlayışlarla mücadele etmek gerekiyor. Aynı zamanda yıkım projelerinin arkasındaki sınıfsal ilişkileri deşifre etmek gerekiyor. Bu doğanın sadece bir parçası ama diğer her parçası gibi etkin bir parçası olduğumuzu ve doğada yaşanan yıkımların dönüp dolaşıp toplumdaki eşitsizlik ve adaletsizlikleri derinleştireceğini görmemiz gerekiyor. İklim krizi kimileri için kıyamet senaryosu olarak görülüyor. Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen müzakerelerde 2030 yılında şöyle olacak, 2050 yılında böyle olacak deniliyor çünkü toplumsal boyut göz ardı ediliyor. İklim krizinin bütün sonuçlarını Afrika, Türkiye, Hindistan, Latin Amerika ve okyanuslardaki ada ülkeleri şu an yaşıyor. Kuraklık ve su kriziyle yaşıyor. Dünyada 3,5 milyon insan suya erişemiyor, su güvencesi yok. Bugün bir Amerikalı günde 200 litre su tüketebiliyor ama bir Afrikalı 20 litre suya zor erişiyor. İklim krizi dediğimiz şey budur. Ekosistemlerdeki yıkımın yaratacağı kaos budur, bu sonuçların giderek büyüyen birikmesidir. Afrika’nın, Latin Amerika’nın sömürülmesi, Amazonların ya da Türkiye’deki ormanların yok edilmesi sayesinde emperyalist ülkeler bu gelişmişlik seviyesine ulaştılar. Bu seviyeye erişebilmek için karbon emisyonlarını sera etkisini bilmelerine rağmen artırdılar, petrol üzerine savaşlar çıkarttılar, sanayilerini bu yıkım üzerine kurdular. 
 
Bahsettiğimiz zümre, iklim krizi ve ekolojik yıkımların insanların sorumluluğu olduğu yönünde bir algıyı yaygınlaştırıyor…
 
İklim krizini bu ilişkilere değinmeden tanımlamak, insanların faaliyetleri sonucunda oluştuğu algısını yaratır. Hayır, insanlar diye bir kategori yoktur. Bir soyutlama olarak insanlar değil, somut olarak kapitalistler vardır. Doğayı, dünyayı talan edenler var. İnsanlık tarihi dediğimiz tarihin hiçbir döneminde bir soyutlama olarak insanlar ya da insanlık bugünkü kadar homojenlikten uzak olmamıştır. Bir tarafta açlıktan, susuzluktan, hayatta kalmaktan başka bir derdi olmayan insanlar bir yanda öğlen yemeğini bir kıtada akşam yemeğini bir kıtada yiyenler vardır. Bugün de bu “gelişmişlik” seviyelerini korumak için bir değil en az üç tane dünya gerekiyor. Her gelişmişlik verisinin doğanın yıkımı anlamına geldiğinin altını çizdiğimiz zaman iklim krizinin ne olduğunu daha gerçekçi ifade etmiş oluruz. Diğer türlü teknik, sayısal, kimin sebep olduğunu, bu krizden etkilendiğini es geçmiş, dolayısıyla da soruna neden olanlardan çözüm bekleyen, onlardan medet uman bir siyaseti geliştiren durumla karşı karşıya kalırız.
 
Kadın, kimlik, sınıf gibi diğer sorunlardan ayrı tutarak verilen bir ekolojik mücadelenin başarılı olma şansı var mı?
 
Bir açıdan, böyle ele alındığı için biz bugün başarıyı elde edemiyoruz. En azından bir sebep halen var olan bu ayrı ama “kapsayıcı” durma safsatası. Bu sadece ekoloji hareketinin sorunu da değil. Türkiye’deki ve dünyadaki toplumsal hareketlerin de sorunu. Yani sınıf hareketinin, kadın hareketinin ya da ezilen ulusların da sorunu. Çünkü gıda sorununu, su sorununu ya da iklim krizini kendi toplumsal mücadelelerinin bir sorunu olarak görmedikleri zaman bu hareketlerin de başarılı olma şansları yok. Örneğin Kürt Özgürlük Hareketi açısından düşünelim. Yıkılmış, yok edilmiş bir coğrafyada özgür olsanız ne işe yarayacak. Tarımı, doğası bitirilmiş, su kaynakları kirletilmiş bir dünyada özgür olsak ne olur. Bu açıdan ekoloji meselesini sadece ekolojistlerin sorunuymuş gibi algılamak zaten toplumsal hareketlerin, sol partilerin, sosyalistlerin temel sorunlarından biri. Yakın zamanda toplumsal hareketler, sınıf hareketleri ve kadın hareketleri de bu konuyla ilgilenmeye başladılar ama bunu yaparken birbirinden etkilenmeyen bir yan yana duruş değil bir iç içe geçme ve mücadelelerin dönüşümü şeklinde olmalı. Sadece son dönemde tekrar popüler olan “kesişimsel” bir yaklaşımla da değil, toplumsal çelişkilerin kökenini sistemin tüm yaşamı şekillendiren yapısında arayan tarzda olmalı. Ancak şu anda bu açılardan geri durumdayız.
 
Buradan hareketle Kürt özgürlük hareketinin sunup geliştirdiği “Demokratik, Ekolojik Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigması” çözümün konusunda nereye oturtuyorsunuz? 
 
 Dünyadaki mevcut sömürü ilişkilerine hem de bölgemizdeki sömürü ve tahakküm sistemine karşı mücadele eden ve bu anlamda dünyadaki demokrasi hareketinin en temel güçlerinden biri, Türkiye ve Ortadoğu’daki Kürt Özgürlük Hareketi’dir.
Soruya cevap vermeden önce bir gerçekliği vurgulamak lazım. Hem dünyadaki mevcut sömürü ilişkilerine hem de bölgemizdeki sömürü ve tahakküm sistemine karşı mücadele eden ve bu anlamda dünyadaki demokrasi hareketinin en temel güçlerinden biri, Türkiye ve Ortadoğu’daki Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin önerilerini, geliştirdiği paradigmaları bu realite üzerinden değerlendirmek gerekir. Kürt hareketinin herhangi önerisini, paradigmasını bir akademisyenin ya da bir entelektüelin önerileri gibi ele alamayız. Hem Türkiye sınırları içerisinde hem de bölgesel olarak yaşanan sorunlara karşı verilen demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesi olarak, özgürlük hareketinin önerileri olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Kuşkusuz, Sayın Öcalan’ın geliştirdiği ekolojik, demokratik paradigma, hem esin kaynakları açısından hem de Türkiye’deki toplumsal mücadelelerin yeni bir boyuta taşıması açısından büyük bir açılımdı. 
 
Kürt ulusunun demokrasi ve özgürlük taleplerini yok sayan ve neredeyse tüm siyasetini bu temelde kuran bir egemenlik anlayışının sorgulanması ve gerçekten demokrasi imkanının yaratılması açısından HDP’nin kazandığı başarı çok önemli bir yerde duruyor. Bunun arkasında da bu paradigmanın yattığını görmek gerekir. Bütün dünya halklarının sempatiyle ve umutla baktığı Rojava’da, IŞİD barbarlığına karşı geliştirilen direnişin ve bu direnişin üzerinden daha demokratik ve ekolojik ilkelere dayalı bir toplum modelinin de bu paradigmaya dayandığını görmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bu paradigmanın, ekoloji tartışmalarının hem felsefi hem de pratik boyutuyla, siyasetin ana gündemlerinden biri olmasını sağladığının altını çizmek gerekiyor. Aynı zamanda yerelcilik ideolojisi, tekil sorun odaklı olmak ve kendini siyaset üstü kurma gibi zaaflarından kurtulmak açısından da önemli bir etki ve fırsat yarattı. Sonuçta sınırlı koşullarda geliştirilen bir paradigma ve çok daha geliştirilmesine de ihtiyaç olduğunu belirtelim.
 
Türkiye siyasetinin önündeki en temel ve turnusol kağıdı işlevi gören Kürt sorununun Türkiye ve bölgesel çapta çözülmesi açsından bu paradigmayla önemli bir yol alacağımızı düşünüyoruz. Hem Rojava’da geliştirilen demokratik toplum çalışmalarını hem de Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında devam eden bu alandaki çalışmaları yakından takip etmeye çalışıyoruz. Çünkü bu ekolojik yıkımlara neden olan mekanizma tam da toplumun belli kesimlerin, emekçilerin, kadınların, yoksulların, Kürtlerin, Alevilerin, Çingenelerin ya da başka kimlikteki insanların kendi yaşamlarıyla ilgili. Sonuçta bu toplumda yaşayan insanların kendi gelecekleriyle ilgili kararlardan, politikalardan dışlandığının da görülmesi gerekiyor. Nasıl ki İkizdere’de Cengiz Holding, Bakanlık’tan aldığı sözde yetkiye dayanarak bölgede yaşayan hiç kimseye sormadan bir proje uyguluyorsa, Türkiye’de de birçok politika o politikanın muhatabı olan toplumsal kesimleri dışlayarak uygulanıyor. Dolayısıyla ekolojik demokratik paradigma derken tam da bu kastediliyor. Bizim ekoloji mücadelesinde bir kazanım elde edebilmemiz için de toplumdaki bu demokrasi mücadelesi ile ekoloji mücadelesinin bağını çok ciddi vurgulamamız gerekiyor. Diğer türlü bir başarı elde edilse de mesele çözülmüyor. Çünkü çok ciddi faşizm koşullarından yaşıyoruz. Meselenin odağında siyaset var, siyasetin odağında ise iktidar. İktidar sorununu çözmeyi hedeflemeyen hiçbir hareketin faşizm koşullarından bir başarı elde etmek şansı yok. Ekoloji hareketinin de diğer toplumsal hareketlerin de temel gündemi bu faşist yönetimden nasıl kurtulacağız sorusu olmalıdır ve bu noktada Rojava hepimize bu açılardan örnek olmaktadır.
 
Kürt kentlerinde yaşanan orman yangınlarından tutun, güvenlik amaçlı yapılan barajlara ve Hasankeyf gibi tarihi mekanların yok edilmesine kadar devam eden bir yıkım söz konusu. Doğu ile batı arasındaki ekolojik tahribatları ve bunlara karşı geliştirilen tepkilerin bölgeye göre değişiklik göstermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
İktidarın gücüyle hareket eden sermayenin Kürdistan’daki bütün faaliyetleri sömürgeci mantığa dayanıyor. Şırnak’taki termik santrallerden, Mazıdağı’ndaki Cengiz Holding’in faaliyetlerden, güvenlik barajlarından, zorla göç ettirilen halkın Batı’da ırkçılıkla aşağılanan ucuz işgücü olmasından, belediyelere atanan kayyumlara kadar hepsinde belirleyici olan bu sömürgeci yaklaşımdır.
Bir kere, Kürdistan’ın sömürge statüsünde olduğu gerçeğini vurgulamak lazım. Bu dünyada artık neredeyse benzeri kalmamış bir durum. İktidarın gücüyle hareket eden sermayenin Kürdistan’daki bütün faaliyetleri sömürgeci mantığa dayanıyor. Şırnak’taki termik santrallerden, Mazıdağı’ndaki Cengiz Holding’in faaliyetlerden, güvenlik barajlarından, zorla göç ettirilen halkın Batı’da ırkçılıkla aşağılanan ucuz işgücü olmasından, belediyelere atanan kayyumlara kadar hepsinde belirleyici olan bu sömürgeci yaklaşımdır. İstanbul’da herhangi bir ekolojik yıkımla ilgili bir eylem yapabilirsiniz ama Cudi’deki bir orman yangınıyla ilgili eylem yapmanıza özel olarak yasak çıkıyor. Aynı şekilde Türkiye’deki herhangi bir kadın cinayetine karşı eylem yapmanız mümkün iken Kürt ilinde bir askerin tecavüz edip katlettiği bir kadının yaşadıklarıyla ilgili eylem yapmanız özel olarak yasaklanıyor. İşte tam da Cudi’deki yangın için, Kürt ilindeki kadın için İstanbul’da yapılacak bir eylem için o eylem hakkı aynı şekilde savunulamadığı için artık hiçbir yerde eylem yaptırmamaya doğru gidebilmektedir devlet. Çünkü egemenler, Türkiye’deki toplumun yaşadığı eşitsizlik ve adaletsizliklerden kurtuluşun yolunun bu ezilen kesimlerin ortak birleşik mücadelesi olduğunu görüyorlar ve bu ortaklığın kurulmaması için de ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu HDP’ye yaklaşımlarında zaten en net bir şekilde görebiliyoruz. 
 
Kürdistan’daki bu sömürgecilik faaliyetlerinin aslında başka alanlarda da sonuçlarını görüyoruz. Özellikle gıda sektöründe. Türkiye’de tarımı geliştirmek için kurulan GAP’ın ve aynı zamanda güvenlik barajlarının yarattığı yıkım ve tüm bu güvenlik politikalarının finanse edilmesi için devletin bütçe kaynaklarının kullanıldığını düşündüğünüzde, toplumdaki yoksullaşmanın da nedeni görülebilir.
 
Kürdistan coğrafyasındaki hem güvenlik barajları hem Hasankeyf meselesi çok bariz bir örnektir. Çünkü Hasankeyf’in sadece baraj için sular altında kalmadığını, barajın enerji ihtiyacıyla ilgili olmadığını, Ilısu barajından karşılanacak enerjiden sadece Keban ve Atatürk Barajı’nın rehabilite edilmesiyle katbekat daha fazla enerjinin sağlanabileceği teknik olarak çok açık. Ama orada bir coğrafyanın aynı zamanda bir insanlık mirası olan Hasankeyf’in yok edilmesi hedefleniyordu. Hem oradaki hayvancılık ve tarımı bitiriyor hem de kültürel mirası yok ediyor. Bu coğrafyada yaşayan insanları batı metropollerine göç ettirerek orada ucuz iş gücü olarak da değerlendiriyor. Dolayısıyla orada yaşanan yıkımları tüm bu boyutlarıyla görmek gerek ki, bunlara karşı mücadele ederken de bu olguların herhangi birini es geçme şansınız yok. Aynı zamanda bu Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin de ekoloji mücadelesinin de başarılı olması açısından şart olan bir şeydir bu.
 
Toparlayıcı olması açısından ekolojik krize karşı kısaca nasıl bir mücadele hattı kurulmalı?
 
Bir yıldır bir pandemi olgusuyla karşı karşıyayız. Bu süreçte şunu gördük; en gelişmiş ülkeler dahi böyle bir krizle baş edecek araçlardan mahrumlar. Bugün aşılar geliştirildi ama milyonlarca insan aşılara ulaşılamıyor. Türkiye gibi G20 ülkeleri arasında sayılan ülke dahi aşıya erişemiyor. Ama İngiltere ve ABD gibi ülkeler ise aşı stokluyor. Aşılar üzerinden birkaç şirketin milyarlarca dolar kâr elde ettiğini görüyoruz. Böyle bir olguyla karşı karşıyayız. Pandeminin de doğuş koşullarına baktığınız zaman sermaye ilişkileri çerçevesinde geliştirilen yaban hayatının yok edilmesi, gıda üretiminin endüstrileşmesinin esas etken olduğunu görüyoruz. Devletlerin pandemi karşısında bu kadar çaresiz kalmasının temel sebebinin de 70’lerden beri yürürlükte olan sağlığın özelleştirilmesi olduğunu görüyoruz. Yani koruyucu sağlık önlemleri almak yerine sağlık sektörü, şirketlerin kârı için dönüştürülmüştür. Dolayısıyla devletler, insanlık için türün yıkımı anlamına gelen konularda tedbir araçlarından yoksun durumdalar. Bu konuda geliştirebilecekleri tek şey, yeni sermaye yatırımları için yeni teknolojiler. ABD Başkanı Biden çevrimiçi bir iklim zirvesi yaptı ve o iklim zirvesinde açıkladığı çözümlere baktığınız zaman ne yapılmak istendiğini net. Yeni bir inşaat, madencilik ve nükleer dalga geliyor. İklim krizine teknik çözüm bulabileceklerini söylüyor. Aslında dünyadaki kapitalist üretim ilişkilerini iklim krizi üzerinden yeniden organize edecekler. Belki teknik olarak ömürlerini tamamlayan fosil yakıtlarını bırakıp yenilenebilir enerji dedikleri şeye geçilecek ama bu yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde yeni bir emperyalist üretim ve entegre bir iş bölümü yaratacaklar. Sonuçta önerdikleri model de onların yeşil madencilik dedikleri yeni madencilik teknikleri. Nadir bulunan madenler üzerinden sömürü. Mars’a madencilik yapmak için uzay aracı gönderen bir dünyada bugün Afrika’da hatta Amerika’da bile suya erişemeyen insanlar var. Güç bela gıdaya erişenler de zaten zehirli gıda tüketiyorlar.
 
İklim krizi meselesinin emperyalist kapitalist sistemin yarattığı eşitsizliker ve adaletsizlikler olduğunu, bu adaletsizliklerden kurtulmadan ne iklim ne gıda ne de su krizinden kurtulamayacağımızı görmemiz gerekir. Bu açıdan onlardan medet ummak yerine, sürdürülebilir enerji politikaları yapın diye akıl vermek yerine, kapitalist sistemin sonunu nasıl getireceğimizi konuşmamız ve düşünmemiz gerekir. Yapacağımız şey budur. Çünkü emperyalist kapitalist sistem yürürlükte olduğu müddetçe, sömürü ve adaletsizlikler devam edecek.
 
Bugün zaten her yerde şirketlere ve hükümetlerin ekolojik yıkımı arttıran projelerine karşı tek tek ya da toplu olarak bir şekilde mücadele ediliyor. Bu mücadele gerçek acil çözümdür. Yaptırtmamak. Bu mücadelenin her yerde daha da büyütülmesi gerekir. Ancak bu uzlaşmazlık içinde gelişecek bir mücadele egemenlere geri adım attırabilir ve bizlere de yeni bir toplumun yolunu açma şansı verebilir.
 
MA / Selman Güzelyüz

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.