DOLAR 5,7286
EURO 6,3076
ALTIN 275,9
BIST 102.590
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 27°C
Az Bulutlu

Dersim Yarası ve Atakan’ın Düşü

23.08.2018
A+
A-

İnsan ve mekan ilişkisi salt zorunlu bir birliktelikten ibaret değildir; ya da doğal yaşamımızın sonucu alışkanlık haline getirdiğimiz zorunlu bir bağ değildir. İnsan, mekan ile birlikte kendi benliğini ve kimliğini inşa etmeye başlar. Bireyin kimlik kazanma sürecinde mekanın önemli bir işlevi vardır. Bir anlamda bireye kimlik ve benlik veren makandır. Mekan; kültür, bellek, ruh, dil, tarih, ahlak ve gelenek bütünlüğünden oluşmaktadır. Bu yüzden mekana yönelik her eğilim doğallığında toplumsallığa yöneliktir ve meydana gelen her değişim, bireyin dünyasında benzer bir hareketlenme yaratır. Bu noktada zorunlu bir müdahale sonucu oluşan değişimler yada zorlamalar travmalara yol açar, doğal habitusu tahrip eder.

Tarihte coğrafya ya da mekanda köklü değişimlerin yaşandığı dönemlere baktığımızda büyük alt üstler yaşandığını görüyoruz. Özellikle savaş, işgal veya ekonomi temelli müdahelelerin böyle bir etki bıraktığını görmekteyiz.

Örneğin; yakın geçmişte Türkiye devletinin Efrîn’e yapmış olduğu işgal herakatı, bu durum için yeteri kadar somut örnek sunmaktadır. Efrîn’de ilk önce savaş zoruyla insanlar göçertildi, işgal sonrası kent talan edildi, Türkiye devletinin nezaretinde dinci çete grupları tarafında yağmalandı. Ardında boşalan şehre, yabancılar yerleştirerek demografisi ile oynandı. Bununla birlikte şehirde bulunan başta eğitim, yönetim ve sosyal alan ile ilgili bütün kurum ve kuruluşlar kapatılıp, yasaklandı. Şehirdeki Kürt halkına ait anıt ve semboller aleni bir şekilde basının önünde tahrip edildi. Ve son olarak yakın zamanda şehrin en büyük cadde ismini ilgalci devletin başkanı Recep T. Erdoğan olarak değişirildi. Bütün bu sürece baktığımızda bütün bu uygulamalar mekanı kimliksizleştirmeye ve özünden koparmaya yöneliktir. Var olan bütün belleği silerek adeta sıfırdan bir inşa sürecini başlatmak istemektedirler.

Efrin’de yapılan kıyımın aynısı da Dersim’de yapılıyor. Rojava’da Efrin, Bakur’da da Dersim yüzyılların direnişini, bir halkın hafızasını taşıyor günümüze. Dersim Coğrafyası adeta toplumsal kimliğin kristalleşmiş halini ifade etmektedir.

Cumhuriyetin ilk kuruluşundan itibaren Dersim, ‘çıban başı’ olarak görülmüş, mutlak surette ortada kaldırılması için onlarca kez Dersim’e toplumsal kıyımlar yapılmıştır. Bu kıyımların en büyüğü 1937’deki “Tunceli” harekatıydı. Harekat sonucu toplumun öncü kesimlerini tavsiye ederek mutlak bir egemenlik amacı güdülmüştür. Sadece 1935-38 yılları arasında başta Dersim başkaldırısının 80 yaşındaki lideri Seyit Rıza olmak üzere onbinlerce insan katledildi. Masum insanlar sığındıkları mağaralarda zehirli gazlarla katledilip geride kalan çocukları anavatanlarında kopartıp evlatlık olarak adeta bütün Türkiye’ye dağıtıldı. Bu durum siyasi literatüre “Dersim’in kayıp kızları” olarak geçti.

Türkiye devleti, Kürtler ile olan ilişkilerini en baştan beri bir beka sorunu olarak kodlamıştır. Bütün hak taleplerini bölücülük ve terörizm temelinde değerlendirip, güvenlik ve zor aygıtlarını kullanarak sonuç alacağını düşünmektedir. Gündelik politik düşünce ve uygulamada bu gerçeklik söz konusudur. Ancak söylem olarak daha sinsi bir dil kullanmaktadır. Özellikle toplumsal arkaik geçmişi referans gösterip, ortak değer olarak gördüğü inanç olgusu üzerinden bir vurgu yapmaktadır. Bu inanç sadece islamın Sünni mezhebini kapsamaktadır. Böylece gerçek yüzünü diğer mezhep ve hiziplere karşı düşmanca bir tavırla göstermektedir. Bu nokta Dersim, Alevilik inancıyla özdeşleşmiştir. Kürt kimliği ve Alevi İnanvın kendi resmî merkezi düşünce ve anlayışından farklı olduğunu gayet farkındadır.

Bu yüzden devlet “Tunçeli”ni sürekli bir zorba gibi Dersim’de kullanmak istemektedir. Dersim’in dağ, nehir, orman ve vadilerine adeta düşman mantığıyla saldırmaktadır. Hemen her gün o dağlar bombalanmakta, ormanlar günlerce yanmakta, Munzur Vadisi’nde barajlar yapmaya devam etmektedir. İşte doğa, bütün canlı ve cansız varlıklarıyla vahşi bir saldırı altındadır. Bütün Türkiye toplumu bu durum karşısında sessizliğe gömülmüştür. Söz konusu Kürdistan oldu mu, insanlar ölebilir, ormanlar da yakılabilir ve her türlü zülüm reva görülebilir!

Bu vahşete karşı yıllardır direnen adeta bir avuç insanın mücadelesi hariç. İşte Atakan Mahir (İbrahim Çoban) de buna karşı direnen, 25 yıldır dağalarda mücadele yürüten Kürt özgürlük mücadelesinin bir neferiydi.

Atakan’ı her kes, “Bakûr: Kuzey” belgeselinde PKK gerillası olarak tanıdı. Belgeseli izleyenlerin zihnin de kalan önemli simalardan bir tanesiydi. Yaşamın zorlukları karşısındaki mütevazi ve bilgece duruşundan etkilenmemek elde değildi. Özelikle mücadele anlayışından bahsederken, doğa, insan, tarih, savaş ve yaşama yönelik belirlemeleri çok önemli bir hakikati ifşa ediyordu. Oysa zorlu dağ koşullarında, ölümle hemen her an yüzyüzeyken böylesine bir hassasiyetle mücadele etmek eşsiz bir değerdir. Atakan, evrensel insanlık değerleri uğruna mücadele etmenin çağımızda nasıl bir zorunluk olduğunu anlatırken, aynı zamanda bireyin bu kirli dünyada nasıl korunacağını da dile geriyordu. Atakan Mahir’in sözleri toplumsal fayda, doğanın görkemi, mücadele azmi, bireyin varoluş sorunlarına adeta bir cevap niteliğindeydi. İnsanın iç huzurunu maddi dünyadan ziyade, bireyin kendisi ile barışık bir yaşamda geçtiğini vurguluyordu. Özelikle Kürdistan coğrafyasına değinirken bir ruhtan söz ediyordu. Çünkü çok iyi biliyordu, yüzyıllardır o toprakların hasretini, acılarını, özlemlerini… Özelikle mekanın salt somutluğundan değil ruhuna işaret ediyordu. Kendi tabiriyle “ Kısaca ruhu olan bu topraklar” diyordu, “Dağların kayıp anahtarı” ndan söz ediyordu. Çünkü çok iyi biliyordu, bu coğrafyada umut, barış, eşitlik, özgürlük gibi kavramların bir yerlere kilitlendiğini, bunun anahtarını da mücadele etmeden bulunmayacağını vurguluyordu.

Atakan, ölümüne bir savaşın ortasında yaşama, doğaya, kültüre ve tarihe karşı sergilemiş olduğu davranış ve yaklaşımla bizi yeniden düşünmeye davet ediyordu. Çünkü ölüm ve yaşam arasında o ince çizgi, anlam ve hissin görkemi ile adeta raks ediyordu Atakan’ın yaşamında. Sözleri yüzündeki derin anlamdan akıp sonsuz bir meçhule yol alırken, yankısı gökkubbede bir sedaya dönüştü. Ve Atakan’ın sözleri ‘Dağların anahtarı’nı arayanların kulağında bir fısıltı olarak hep çınlamaya devam edecektir.

Türkiye medyası Atakan’nın ölümünü büyük bir şevkle duyurdu. Milliyetçi ve şöven duyguların taban yaptığı bugünlerde böyle bir habere tabi ki sevineceklerdi. Bu onlara Roma arenalarında Glatyatörlerin vahşice birbirini boğazladıkları dövüşünlerindeki zevki verecekti. İnsanın kan üzerine mazoşistçe duygularını tatmin etmek ancak kollektif vahşetle açıklanabilir. Türkiye toplumu yeni bir şey kazanmadı, hatta farkında olmadan hep beraber kaybetmeye bir adım daha yaklaştı.

Atakan, düşünün gerçekleştiğini görmeden o çok sevdiği Dersim dağlarının derinliklerine ebedi bir yolculuğa çıktı. Ama dile getirdiği hakikatın farkında olan yüzbinlerce insan var. Mekan kendi toplumsal değerleriyle buluşacak, ve Atakan’ın o düşü bir gün görkemli bir şekilde gerçekleşecek.

Unutmayın ki yaktığız ormanlar değil, insanlığın yüreğidir. Birgün, yakılan o dağlar bütün bunlara sebep olanların yüreğini yakarken, Atakan’ın düşü ise o dağlarda, ağaçların kalbinde, Munzuru’un berraklığında boy verecek…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.