DOLAR 6,0977
EURO 6,8312
ALTIN 252,0
BIST 84.596
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Çok Bulutlu

Fidan Kanlıbaş: Halklar ancak kendi coğrafyalarında halk olabiliyor

24.02.2019
A+
A-

DAİŞ’in Kobanê’ye saldırdığı zamanlardı… Şırnak’tan, İzmir’den Sinop’tan binlerce kişi Kobanê halkına destek için sınıra akmıştı. ”Kobanê ne olursa olsun düşmeyecek. Biz bunun iradesiyle geldik, yaz kış fark etmez burada kalacağız” diyerek aylarca nöbet tuttular. DAİŞ’in sınıra yaklaşmasına izin vermediler. Yoksa orası da savaşın, işgalin bir parçası olacaktı.

Mülteci hayatını Yeni Özgür Politika Gazetesi‘nden İsmet Kayhan‘a anlatan yazarımız Fidan Kanlıbaş, mültecilerin zorlu yaşamına dikkat çekerken “Halklar ancak kendi coğrafyalarında halk olabiliyormuş” diye ekliyor.

İsmet Kayhan’ın haberine göre Fidan Kanlıbaş, Kobanê işgali ve direnişi başladığında öğretmenlik yapıyordu. İki günlüğüne sınıra gitti. Sonra, ‘’Oradaki insan manzarasını, oradaki ihtiyaçları görünce bir yıla yakın bir süre Suruç’ta kaldım’’ diyor. Savaştan kaçıp gelen çocuklara, ailelere yardım etti, çadırkentlerde çalıştı.

Kobanêli çocukların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için İzmir’de topladığı oyuncaklar ile tekrardan bir aylığına Suruç’a geldi. Sabahın erken saatlerinde vardığı Suruç’ta çadır kamplarda kalan çocukları görmeye gitti. Çocuklardan bir türlü ayrılamayan Fidan, Kobanê’ye gidiş için son bilgileri alabilmek için döndüğü kültür merkezine yaklaşık 20 metre kala patlama yaşanır. O anı anlattığında, ”Kültür merkezine tam girecekken patlama oldu. Her yerde yaralı ve yaşamını yitirenler vardı‘’ diyor

Fidan 2016 Ekim’inde gözaltına alınarak tutuklandı. KHK ile ihraç edildi. Bu arada çalıştığı Rojava Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği de KHK ile kapatıldı. Cezaevinden çıktıktan sonra yardım ve dayanışma çalışması yürüttüğü tüm il ve ilçelerden tek tek örgüt üyeliği iddiasıyla ardı ardına davalar açılmaya başlandı. Davaların sayısı artmaya devam edince Fidan Türkiye’yi terk etmeye karar verdi. Küçük bir tekne ile Yunanistan’a geçer. Zor bir yolculuk yaptığınıo anlatan Fidan, ‘’Çocuklarla beraber otuz civarında insan varız. Bir aylık olandan onlu yaşlara kadar çocuk dolu iki metrekarelik alanda. Kadınların bir kısmı tanıyor birbirini. ‘FETÖ’ soruşturmalarından dolayı çıkıyormuş hepsi. Sadece dört kişi ayrıyız. Bu yola düşmemize sebep yine bunlar değil miydi? Şimdi aynı kaçak yolda olmak çok tuhaf geliyordu’’ diyor. Fidan Kanlıbaş nasıl mülteci olduğunu anlattı.

ÜLKEYİ NEDEN TERK ETTİM

Ben, Suruç patlamasından sağ kurtulanlardan biriyim. Patlamadan önce Kobanê halkına destek olmak ve dayanışma için bir yıla yakın bir zaman Suruç’ta çadırkentlerdeydim zaten. Patlamadan birkaç ay sonra Sur, Nusaybin, Cizre, Hezex, Şırnak, Gever, Farqin gibi işgal edilmeye çalışan il ve ilçelerde sokağa çıkma yasakları başladı. Yasaklarla birlikte şehirler bombalanmaya, taranmaya başlandı. Yasaklı bölgelerde yaşayan halk can güvenliği olmadığı için evlerini terk etmek zorunda kalınca ülke içerisinde ciddi bir göç başladı. Bu süreçte ben de Kobanê direnişi sırasında Kobanê’ye destek için kurulan Rojava Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Genel Merkez Yönetiminde yardım ve dayanışma çalışmaları yürütüyordum. Yasaklar sırasında ve sonrasında dayanışmaya ihtiyacı olan insanların elimizden geldiğince mağduriyetini gidermeye çalışıyorduk.

Kobanê direnişi zaferle sonuçlandığı ve yeni bir işgal süreciyle karşı karşıya olduğumuz için dernek faaliyetlerinin yönünü değiştirdik. Türkiye sınırları içinde kalmasına rağmen devlet tarafından işgal edilmeye çalışan il ve ilçelerle dayanışma kararı aldık. Ve bu çalışmaları yürütmek için yasaklar kalktığı zaman işgal edilen yerlere dernek adına ben gidip birkaç ay inşa koordinasyonunda yer aldım.

En son bu çalışmaları Nusaybin için Mardin Büyükşehir Belediyesin’de sosyal hizmetler biriminde yürütmeye başladım. Ve 2016 Ekim ayında gözaltına alınarak tutuklandım. KHK ile ihraç edildim. O sırada belediyeye kayyum atandı. Geri kalan bütün belediye yetkilileri de tutuklandı. Bu arada Rojava Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği KHK ile kapatıldı. Cezaevindeyken ve çıktıktan sonra yardım ve dayanışma çalışması yürüttüğüm tüm il ve ilçelerden tek tek örgüt üyeliği iddiasıyla ardı ardına davalar açılmaya başlandı. Yurt dışına çıkış yasağı konuldu. Açılan soruşturma ve davaların sayısı artmaya devam edince avukatların da görüşünü aldıktan sonra ülkeyi terk etmem gerektiğine karar verdik.

Fakat ülkeyi terk etmek uzun bir sürecin sonucuydu benim için. Hayatımda yurtdışına çıkacağımı hiç düşünmemiştim.

Benim ayrılmam, yapmak zorunda olduğum bir yolculuktu.

Ben İzmir’de büyüdüm. Kürdistan’da yaşamaya zaten üniversiteyi bitirdikten sonra başlamıştım. Gönüllü tercih ettiğim, çok geç kavuştuğum şehirleri ve insanları terketmeyi hiç düşünmedim.

CEMAATLE DENİZ YOLCULUĞU

Ülkeden çıkış yasağım olduğu için kaçak yollarla çıkmak zorunda kaldım. Yeterince riskli ve kaygılı bir yolculuktu. Bir de aslında hiç çıkmak istemediğiniz bir yola bu koşullarda çıkmak daha da zor bir hale getirdi tabiki durumu. Deniz yoluyla İzmir üzerin’den Yunanistan’ın bir adasına oradan da yine kaçak yollarla gemiyle Atina’ya geçtim. Ordan da sahte evraklarla hava yoluyla İsveç’e geçtim.

Yunanistan’a giderken, birlikte yolculuk ettiğim insanlar arasında Gülen Cemaati’ne mensup epey insan vardı. Hatta çoğunluğu FETÖ’cü olan küçük bir teknede neredeyse üstüste diyebileceğimiz bir yolculuk oldu İzmir Yunanistan arası. Çocuklu sekiz çiftti onlar. Her birinin birer ikişer çocuğu vardı. Karanlıktan çok görünmese de çocukların en büyüğü on yaşlarındaydı. En küçüğü de bir iki aylık bir bebekti. On çocuk vardı ve hepsine bu karanlık ve rahatsız yolculuk bir hikayeyle ya da oyunla anlatılmıştı. Kimi bir doğal yaşam içerisinde macera yarışmasına katıldığını sanıyordu, kimi de çadır kamp yapacaklarını. En masum olan çocuklardı yolculuk boyunca.

Özellikle babaları ve tabiki anneler de benim için bizim bu kaçak yolculuğa düşmemize sebep olan insanlardı. O ölüm kalım yolculuğunda bile onlara karşı öfkem azalmadı hiç. Şehirlerimizi yakıp-yıkan, gençlerimizi panzer arkasında sürükleyen, bodrumlarda canlarımızı diri diri yakan, bebeklerimizi dedelerinin kucağında kurşuna dizen, hamile kadınlarımızı kapı önlerinde tarayan, annelerimizin cenazelerini günlerce sokak ortasında bırakan, çocuklarımızın cenazelerini buzluklarda saklatan, yüzbinlerce insanımızı cezaevlerine kapatıp rehin tutan hep onlardı.

Şimdi aynı kaçak yolculukta onlar da biz de ülkeyi terk ediyorduk. Ben onlara bakınca kaybettiklerimiz ve onların uyguladıkları vahşetleri düşünürken onlar katlettikleri insanların hakketiğine inanarak terkediyorlardı ülkeyi. Yine olsa bizleri yine öldürürlerdi.

Onlarla olan yolculuğum bu duygu ve düşüncelerle geçti. Daha sonra ulaştığımız adada, kaldığımız pansiyonda, kaçak bindiğimiz Atina gemisinde karşılaştık yine. Tanımamazlıktan geldik birbirimizi. Ben onların yaptıklarına olan öfkemden konuşmadım. Onlar da muhtemelen terörist olarak gördüğü için benimle konuşmadı.

KAMPTA GEVERLİ BİR AİLE

Yunanistan’da kampta kaldım. Ama Yunan devletine ait bir kamp değildi. Çünkü her şeye rağmen başarılıydı hikayemiz. Yakalanmadık Yunan polisine askerine.

Kamp, ancak düşman bir devletin zulüm etmek için yaratacağı koşulları taşıyordu bana göre. Yaşam koşulları önemsenmeyen, geçiş alanı olduğu için arada kalmış, bunlar bahane edilerek en küçük teknik ya da hijyen ya da başka konularda sorunlar bile çözülmeye gerek duyulmamış, gelenlere karşı tamamen mülteci yaklaşımı sergileyen bir yerdi.

Bu kampta yaklaşık 300 Kürt göçmen vardı. Kimi bir yıldır gitmek için bekliyordu, kimisi üç yıldır bekliyordu. Şanslı olanlar birkaç hafta içinde çıkıyordu. Kürdistan’ın dört parçasından da gelen insanlar vardı. Hatta Kobanê’den savaş döneminde Gever’e gelen, sonra Gever’de de savaş çıkınca oradan da çıkıp Avrupa’ya gitmeye çalışan bir aile vardı kampta. Ben de Gever’de çalışma yürütürken tanışmıştık, orada karşılaşmak yeterince ağır geldi hepimize. Halkımızın yaşadığı zulmün ağırlığını çok net  anlatıyordu o ailenin oradan oraya savrulması. Bir savaştan başka bir savaşa oradan da tamamen yabancı bir savaşa…

KOBANÊ SINIRINDA BİR YIL

Kobanê işgali ve direniş başladığında ben öğretmenlik yapıyordum. O dönem kısa bir ara vermiştim çalışmaya ve sınıra nöbet çağrısı yapılıyordu. Her giden grup iki üç gün kalıp geri dönüyordu, öyle bir sistem vardı. Ben de gittim iki günlüğüne ve oradaki insan manzarasını, oradaki ihtiyaçları görünce bir yıla yakın bir süre Suruç’ta kaldım.

Her şey film gibi geliyordu o zaman. Hatta film olsa çok abartmışlar derdik belki de. Yüzbinlerce insan sokaklarda, inşaatlarda, bahçelerde, parklarda sadece canını kurtararak sınırı geçip yalın ayak Suruç’a gelmişlerdi. Aylarca çadırlar, düğün salonları, evler, taziye evleri ve boş bulduğumuz bütün alanlara insanları yerleştirerek barınma, yeme-içme sorunlarını halletmeye çalıştık. Son noktaya gelindiğinde çadırlardan da olsa okullarımız, sağlık çadırlarımız, mahalle meclislerimiz, kültür çadırlarımız ve çalışmalarımız gibi yaşama dair birçok şeyimiz olmuştu. Alternatif bir yaşamı savaş sırasında kurabilmiştik iyisiyle kötüsüyle. Aynı şeyler Amed’te, Siirt’te, Batman’da, Şırnak’ta Şengal halkı için de yapıldı.

Belki mükemmel değildik ama kendi kurumlarımız, kendi belediyelerimiz ve duyarlı olan halkların da desteğiyle kendi çabamızla Şengal ve Kobanê halkının yanında olduğumuza inanıyorum. Birlikte ağladık, birlikte güldük. Taziyeler kurduk, zaferler kazandık zılgıtlar çektik. Ama onlar bizim için hiçbir zaman mülteci olmadılar. Her zaman kendimizden daha değerli gördük onları. Çünkü onlar her şeylerini geride bırakıp çıkmışlardı şehirlerinden, mahallelerinden, evlerinden. İşlerini bırakmışlardı, geçmişlerini bırakmışlardı, çocukluklarını bırakmışlardı geldikleri yerlerde. Canları acıyordu kesin. O yüzden destek olmalıydık, anlamalıydık.

ORADA HALKLAR SINIRLA AYRILMIYORDU

Şimdi ben de her şeyimi geride bırakıp çıktım şehirlerimden. Dostlarımı, geçmişimi, ailemi, anılarımı, belirsiz bir zamana kadar terk ettim ve hiç bilmediğim bir ülkeye geldim. Onların göçüyle kendi göçümü kıyaslayınca onların yerinde olmak istiyorum çoğu zaman. Çünkü Suriye ya da Iark’tan gelmiş olsalar da Türkiye’de de kendi halkının arasına, kendi topraklarının üzerine geldiler. Ve orada halklar sınırlarla ayrılmıyordu. Bunları konuşmaya çok da gerek kalmıyordu. Zaten herkes yaşadığı için biliyordu.

Fakat Avrupa’ya göçetmek bambaşka bir şey. Hiçbir şeyi sana ait olmayan, sana benzemeyen, senin de onlara benzemediğin bir coğrafyaya geliyorsun. Her nekadar buralarda yaşayan halkımız var desek de ben şunu anladım ki halklar ancak kendi coğrafyalarında halk olabiliyormuş. Burada mülteci olduğumu her zaman hatırlıyorum. Konuşmalarda, bakışlarda, yaklaşımlarda yani kısacası kendi halkımızda olsa başka coğrafyalarda yabancıya dönüşüyormuş.

KENDİMİ İFADE EDEBİLECEĞİM BİR DİLİM YOK

Dilini, kültürünü, sokaklarını, hayatını bilmediğin bir yerde yaşamak zor. Eğer mülteciysen berbat bir şey. Eğer turistsen harika bir şey. Eskiden olsa harika bir şey derdim. Çünkü normalde seviyorum yeni yerler görmeyi, yeni insanlar tanımayı, başka kültürleri görerek yaşayarak anlamayı. Bunlar hala geçerli benim için. Fakat zorunlu gelmiş olmak başka bir psikoloji yaratıyor. Geldiğiniz yerden zevk almak pek kolay olmuyor. Yani benim bir yılım dolmak üzere ve hala bazen sabahları uyandığımda nerede olduğumu unutabiliyorum.

Özellikle dil bilmiyor olmak ciddi bir sorun. Daha önce varlığından bile haberdar olmadığın başka hiçbir yerde konuşulmayan bir dil öğrenmek kolay olmuyor. Onca yıl okuğunuz okullar verdiğiniz emek aklınıza geliyor bi kelimeyi ezberlemeye çalışırken. İnsanların kendi dillerini konuşuyor olmalarını bazen üstünlük olarak gördüğünüz bile olabiliyor. Çünkü kendimizi bildik bileli kimliklerimizi anlatmaya kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Bazen Kürtlüğümüzü, bazen Aleviliğimizi, bazen kadınlığımızı, bazen insanlığımızı ama sürekli bir şeyleri anlatmaya çalıştık en iyi bildiğimiz dillerde. Onu bile başarmak çok uzun zamanlar alıyorken şimdi kendimi ifade edebileceğim bir dilimin bile olmaması zor ve yorucu oluyor.

Bir de dil konusunda ayrı bir hassasiyetim var ve daha çok o zoruma gidiyor. Türkçe’yi ana dilim gibi konuşuyorken kendi anadilim olan Kürtçe’yi üniversiteden sonra öğrenebildim ve son birkaç senedir konuşmaya başladım. Hatta Kobanê halkıyla yaşadığım zaman tam konuşmaya başladım diyebilirim. Tam kendi ana dilimi bilmiyor olmanın ağır yükünden kurtulmuşken ülkeden çıkmak benim için daha kötü bir duygu oldu.

ESKİLER ARTIK SİSTEMLE UYUMLU

İsveç’te kendi halkımla, henüz tam da anlamlandıramadığım bir iletişim kuramama hali mevcut. ‘Dinlemek’ ile ilgili ciddi bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Eskiden gelenler ülkenin bilir kişileri olarak sürekli bir anlatma çabası içerisinde oluyor genelde. Buna karşılık gençlerden, yeni gelenlerden alabilecekleri bir şey olduğunu pek düşünmüyorlar gibi görünüyor bana. Çünkü onlara göre şimdi Avrupa çok iyi. Onlar geldiğinde çok zordu her şey. Hiç kimse yoktu. Hiçbir şey yoktu. Tabi ki her dönemin kendine göre zorluğu vardır. Birbirimizle acılarımızı, bedellerimizi yarıştırmak yerine karşılıklı dinlemeyi başarmak daha iyi bir sonuca götürecektir diye düşünüyorum. Fakat yeni gelenlerin başta dil bilmiyor olması, işinin olmaması, kalacak yerinin olmaması yani toplamda mülteci olması onun fikirlerini yok saydırıyor. Sonuç olarak maddesel yetersizlikler manevi yeterlilikleri hiçleştiriyor.

Fazla sisteme uyumlu ve bunun da farkında olmayan bir eski göçmen kitlesi var. Bunu farkettirmek ve aslında ne kadar da acı olduğunu anlatmak mümkün değil gibi görünüyor. Yabancılaşmış insanlara onu yabancılaştıran sistem içerisindeyken bunu kabul ettiremezsiniz.

Bu yüzden bize eskileri dinlemek ve susmak, tecrübelerin doğruluğunu sorgulamadan ve fikir beyan etmeden kabul etmek kalıyor.

‘YALNIZ NASIL YAŞANIR’I ÖĞRENMEYE ÇALIŞIYORUM

Şuan İsveç’te pek bir şey yapamıyorum. Henüz oturum alamadığım için kendi çabalarımla dil öğrenmeye çalışıyorum. Oturum olmayınca hayat kurmak, yaşama dahil olmak gibi eylemleri gerçekleştiremiyorsunuz. Öncelikle ülkedeki kalabalık dost, arkadaş çevresinden sonra böyle bir yerde tamamen yalnız kalınca, yalnız nasıl yaşanır’ı öğrenmeye çalıştım. Sanırım yavaş yavaş başarıyorum. Kitap okuyorum, son yıllarda üst üste yaşadıklarımızı hatırlamaya ve yazarak hatırlatmaya çalışıyorum. Her şey o kadar hızlı eskidi ki bugün neye üzüldüğümüzü yarın başka bir acıyla unutur olduk. Bunu farkedince çok ağır geldi bana. Tanıklıklarımızı hatırlamak gerektiğine inandım. Bu kadar hareketsiz ve üretimsiz bir dönemde bana da iyi geliyor yazmak.

CEZAEVİ VE SÜRGÜN ARASINDA BİR TERCİH

Ne yazık ki ‘keşke gelmeseydim, kalsaydım’ deme gibi bir lüksüm olmadı hiç. Çünkü öyle bir şansım olduğunu bilsem zaten gelmezdim. Benimkisi cezaevi ve sürgün arasında bir tercihti. Ve tabiki sürgün cezaevinden iyidir. En azından gökyüzünü görebiliyorsunuz. Bu çok ciddi bir fark benim için.

Burada olmayı istemezdim ama cezaevine girmeyi asla istemezdim. O yüzden bu koşullarda tercihim yine dört duvarın dışındaki yerler olurdu.

YANIMIZDA GETİRDİĞİMİZ TEK ŞEY FİKİRLERİMİZ

Sürgünlük, bir özgürlük olmadığını en baştan söyleyebilirim. İnsan sürekli öteki olarak görüldüğü bir yerde nasıl özgür olabilir ki? Mesela yukarıda eski nesil sürgünlerin yenilere yaklaşımından bahsetmiştik. Eski nesil sürgünler yüz yıl da burada kalmış olsalar buralılar tarafından her zaman ötekiler. Kendilerine olan bu yaklaşım sebeptir zaten yeni gelenler üzerinde hegomonya kurmaya çalışmalarına.

Kaçış var işin içinde ama kaçışı nerden ele aldığınız önemli. Evet ben ülkeden kaçtım çünkü cezaevine girmek istemiyorum. Bunu bir yenilgi olarak görmüyorum kendi adıma. Üzerimize kurşun yağdığında da ölmemek için kaçarız. Ya da üzerimize doğru hızla gelen bir araba gördüğümüzde yine kaçarız. Kaçış evet, fakat zorunlu kaçışları olumsuz anlamda değerlendirmiyorum ben. Düşmanın dört duvarı arasında olmaktansa yabancı bir coğrafyada kendi özümü yitirmeden var olmaya çalışmak da bence bir mücadele gerektiriyor.

Meydan okumadır da diyemeyiz. Fazla iddialı bir yorumlama olur. Meydan okuyacak bireysel koşullarım kalmadığı için  bugün ülkede değilim. Tabi bu demek değil ki her şey bitti, artık yapabileceğim bir şey yok. Sadece mekanlar değişti. Zaten yanımızda getirdiğimiz tek şey fikirlerimiz, inandıklarımız ve uğruna yollara düştüğümüz mücadelemiz değil midir!

ÇADIRKENTTE BİR SEVDA HİKAYESİ

Suruç’un Külünçe köyündeyiz, ilçe merkezine onsekiz kilometre Kobane sınırına sekiz kilometre uzak, içinde birkaç tane ev olan bir köy. En büyük çadırkentimizi buraya kurmuşuz Lütfiye ananın arsasına. Diğer çadırkentler ilçe merkezine yakın ya da tam içinde kurulmuştu. Bizim şehit Gelhat çadırkentinin sakinlerinin ilçeyle pek bağlantısı olamıyor doğal olarak. Çünkü köyle Suruç merkez arasında çalışan herhangi bir dolmuş hattı yok.

İşte hikayesini anlatacağım delikanlı anlattığım bu çadırkentte yaşıyor. Meğersem daha DAİŞ saldırmadan Kobanê normal zamanlarını yaşarkenden beri sevdalıymış bir kıza. Kız da ona sevdalıymış. Ama ailesi kızı vermiyormuş bizim çocuğa. Öyle uzaktan uzağa sevmişler birbirlerini, derken savaş başlamış can pazarında kaçmışlar onlar da sınırın bu tarafına. Kız ilçe merkezindeki yanlış hatırlamıyorsam ya Ayhan abinin baktığı Kader Ortakaya çadırkentinde yaşıyordu. Bizim çocuk aramış bulmuş tabi, görüşmüşler sözleşmişler kaçmaya karar vermişler. Savaş devam ediyor da yaşam da devam ediyor sonuçta. Kaçmışlar dediğime bakmayın kızı almış o çadırkentten bizim çadırkente ailesinin çadırına getirmiş. Bizim işimiz başımızdan aşkın, nerden soba bulacağız, yemek dağıtımı yetişecek mi, mama bulabilecek miyiz gibi öncelikli dertlerimiz var. Olup bitenden haberimiz yok. Delikanlının babası geldi yanıma. ‘Heval bize bir çadır daha lazım’ dedi. Daha mevsimlik işçiliğe giden aileler gelmeye devam ediyor. AFAD’tan kaçan aileler gece yarısı çıkıp bizim kurduğumuz çadırkente geliyor. Bir aileye iki çadır vermek mümkün değil. Anlatıyorum amcaya sakin sakin. Dedi, ‘heval mecbur vereceksin, biz de iki aile olduk.’

Neyse durumun aslını anlattı. El mahkum zaten on kişilerdi dört metre kare bir çadırın içinde bir de gelin geldi. Nasıl yatsınlar yanyana. Hallettik zar zor. Tabi iş sadece çadırla bitmiyor. Bunun çeyizi de var, evi de erkek tarafı dizer ya. Süngeri, battaniyesi, kilimi, yastığı, sobası derken bir saat içinde ev dizdik yeni çiftimize. Durduk yere bu zor koşullarda bir aile daha artmış olmak bizim için olumlu bir şey değildi. Ama çocuk bizi ikna etti. Dedi ‘heval özgür günler geldiğinde sevdiğimi bana vermezler.’ Şimdi kimse bizimle uğraşmaz, herkesin derdi kendine yetiyor. Aileler bir araya gelir konuşur anlaşırlar. Biz de birbirimize kavuşmuş oluruz. Doğru söylüyordu, ne diyebilirdik ki sevenlerin önüne geçecek değildik ya. O savaşın ortasında birbirlerine tutunmuşlar, geleceğe olan inançlarını korumuşlar ki birbirlerine kaçmışlar.

Sonra fakettim ki sonsuz inanç böyle bir şeymiş. Onlar Kobanê’nin kurtulacağından hiç şüphe duymamışlardı. Özgür topraklarda aşkla yaşayacaklarından eminlerdi. Bu inançla yeni yaşamlar kurmaktan vazgeçmiyorlardı. Savaş ortasında kız kaçırmak bana başta yanlış gelmiş olsa da, onların gözünden bakınca yüreklerindeki inanca hayran kaldım.

Özgür yarınlarda yaşayacağımıza olan inancın en çok azaldığı bu günlerde, inancımızı arttırması adına böyle bir hikayeyi paylaşmak istedim.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.