DOLAR 6,1146
EURO 6,8362
ALTIN 252,3
BIST 84.596
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Gök Gürültülü

Godot’yu Bekleme zamanı mı?

15.02.2019
A+
A-

“Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.”
Samuel Beckett

İrfan Arslan

Her çağın kendine özgün koşulları vardır. Bir önceki döneme göre daha donanımlı, bir sonraki döneme göre daha zayıf yanları vardır. İçinde yaşadığımız zaman ise çoğu insanın teğet geçtiği, olay ve olgular içinde adeta sürüklendiği bir nehre benzemektedir. Hannah Arendt’ın vurguladığı gibi; günümüzde de insanların büyük çoğunluğu iki zaman mefhumunun, sadece gelecek kaygısı ve geçmişe hayıflanmanın vermiş olduğu negatif boyutuyla didişip dururlar. İnsan böyle düşündüğünde; geçmiş bir yük, gelecekse bir kaygıdan ibarettir. Bu arafta kalma durumu doğal bir muğlaklığa yol açar; halbuki geçmişi ve geleceği inşa eden tam da bu momenttir.

Modern zamanların hızlı akışkanlığı ve kargaşası karşısında şaşkına dönen insanın, bu hıza yetişmediği gibi yaşamının öznesi olması da gittikçe zorlaşmaktadır. İnsanın kendi yaşamı tasavvurunun elinden çıkması, bir anlamda onu nesne haline gelmesini de kaçınılmaz kıllar. Bununla birlikte toplumun gelir dağılımındaki sınıfsal uçurumu ve toplumsal eşitsizlik bireyin adeta sürekli mengenede tutmayı amaçlamaktadır.

Bugün tek kutuplu bir dünyada insanlığı bu mengeneden kurtaracak toplumsal alternatif hareketler ya çok azdır ya da bunu aşacak güçte değildir. Özeliklle toplumsal kurtuluşçu ideolojilerin eski prestijlerini yitirmelerinin payı büyüktür. Böylece insanların kendilerine olan güvenini yitirmesi ve toplumsal umudu inşa etme reflekslerini yavaşlatmıştır. Yaşamım karşısında alacağı tutum yerine, temel şeylerde çok tali şeylerle zamanı tüketmeyle meşguldür. Bu salt bireysel bazda bir problem değil; aynı zamanda toplumsal bir gerçekliktir.

Samuel Beckett’ın, “Godot’yu Beklerken” eseri günümüz koşullarına iyi bir örnektir. Beckett, bu eser ile birlikte edebiyat dünyasında önemli bir yankı yaratmıştı. Hem geleneksel tiyatroya yeni bir boyut kazandırmış; hem de sanatın toplumdan bağımsız inşa edilmeyeceğini göstermiştir. İrlandalı Nobel ödülü yazar her iki dünya savaşını görmüş, hatta 2. Dünya savaşında Hitler faşizmine karşı Fransa cephesinde savaşmıştır. Kitapta savaşın yaratmış olduğu yıkım ve savaş sonrası belirsiz geleceğin izlerini görmek mümkündür. Eserin ana karakterleri olan Estragon ile Vladimir tam olarak ne beklediklerini bilmedikleri gibi, bir şeyleri beklemekten de vazgeçmezler. Beklentileri tam olarak, ne ilahi bir bekleyiş, ne toplumsal bir kurtuluş ne de içsel bir bekleyiştir. Aslında yaşamın anlamsızlığı karşısında mecalsiz kalmadır. Tıpkı Jean Paul Satre’nin “Bunaltı” romandaki, “yerdeki taşı atmama” durumu gibi.

Gündelik yaşamın doğrudan yaşamımıza dokunmasına rağmen her zaman olduğu gibi topu taca atmaya meyilliyiz. Halbuki yürütülen politikaların, meydana gelen gelişmelerin doğrudan muhatabı durumundayız. Bu yüzden politik özne konumunda olan birey ve kurumsal yapıların kendi varoluşsal amaçlarına göre hareket etmeleri gerekir.
Özel Yaşam ile Kamusal Yaşam arasındaki çizginin ortadan kalktığı bir dönemi yaşıyoruz. İletişim teknolojilerinin böyle bir imkan sunması bir avantaj olarak değerlendirilebilir.

Özellikle toplumsal alanda beli bir misyonu olan bireylerin konumları gereği sosyal olayları iyi kavramaları gerekir, bu bir lütuf değil doğal bir zorunluluktur. Çünkü durduğumuz noktanın çok yakınında bir insanlık dramı yaşanıyor. Böylece beklediğimiz her an kayıp, her olay yıkıcı ve her gelişme sorunu daha derinleştirmektedir. Bu bağlamda bireyin alacağı tutum belki bu makus gidişatı değiştirebilir. Bunun yolu bireyin kendi “ben”in farkına varmasıyla başlar. Günümüzde insanlar tarihin hiçbir safhasında olmadığı kadar bir siyasi, kültürel ve ekonomik saldırı ve baskı altındadır. İnsan ancak bir nebzede olsa bu tahakkümsel saldırı karşısında duygu ve düşüncelerini besleyerek, ruhsal ve fiziksel varlığını koruyabilir. İnsan kendini tanımadan, bir hükümün, bir kararın yürütücüsü olamaz. İnsanın yaşamındaki muğlaklık ve belirsizlik, pratiklerini de doğrudan etkiler. Bu yüzden bekleyeceğimiz bir kurtarıcı yok, o kurtarıcı içimizdedir! Bekleyeceğimiz bir gelecek yok, hükmümüz nefes aldığımız an kadardır! Eğer insan içindeki kurtarıcının kilidini açmayı başarırsa; hiçbir otoritenin bunu tekrar kilitlemeye güçü yetmeyecektir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.