DOLAR 5,8030
EURO 6,6113
ALTIN 267,0
BIST 95.249
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 31°C
Parçalı Bulutlu

Sürgünlük ve Sefilliğin dibi

24.05.2019
A+
A-

Kendi fıtratının dışında hareket etme ve anlamsız davranışlar sergileme yeteneğine sahip ve tutarsız bir yaşam içinde var olma, bütün canlılar aleminde, sadece insanın hayatında var olmuştur. Çünkü insanın yaşamı hiyerarşi üzerine kuruludur. Hükmetme arzusu, iktidar sahibi olmak ve aynı zamanda itaat etmek kadar iğrenç bir duygu içinde evrimleşmiş insanlık tarihi. Yaşamda, insanın idrak edebilmek, anlamak düşünmek gibi özelliklerinin karşısında insanevladının bazı dönemlerindeki çaresizliğinin yanı sıra belirsiz bir gelecek içindeki vasat durumları kadar, insan ruhunu ve beynini kemirebilecek kadar bir hastalığın tarifi bulunmaz. Hele ki, ülkesi işgal edilmiş ve duyguları hala iğdiş edilmemiş bir Kürde, bu minvaldeki en güzel örnek,Frantz Fanonun tarif ettigi gibi;
“Sömürge Ruhun seni her gün aşağılatır, kişiliğini parçalatır, kendine yabancılaştırır ve kendine düşmanlaştırır.“
Neticede,bu ruh hali seni kendi içindeki korkunun kölesi yapar. Artık aşağılanmaktan bıkarsın ve bu ruhun; yüzündeki kini ve içindeki korkuyu maskelemek için, kendine iltifat eden bir Melek sesi ile nefes aldırır. Sonuçta biraz rahatlarsın. Aslında; bu durumu Erich Fromm başka bir cümle ile şöyle ifade eder:
“Bireysel hiçlik ve çaresizlik duygusu sarar içini. Cennet, bir daha bulunmamak üzere yitirilmiştir.”

Bu algı ve his kişinin sömürgeleştirilmiş gerçek ruhunun, bilinçsizce kopyalanmış bir maske ile saklama ve örtme çabasını, bir güç yumağıyla başkalaşmasına sebep olur. Lakin kabullenilmiş kaderine karşı bastırılmış öfke, hırs ve öç duygusu, patlayamadığında durmadan dönüp durur ruhunda ve nihayetinde, bireyin ruhunu ezer. Bunun sonucunda da, bu öfkeden kurtulmak için saldırganlaşır ve içindeki iktidar ve şiddet canavarının salıverilmesi için, ruhunu parçalatır ve kişiliğini yok eder. Bu travmayı yaşayan sürgündeki bir birey, bu çaresizliği maskeleyerek, kendini var etme yolunu arayarak kendi bilinçaltını, elinde olmadan dışavurarak yol arar. Bu yolda kendisi aslında olayın asıl kaybedenidir ve maskesiyle bunu gizlediğini zanneder…

Son dönemde, İsviçre’ye gelen (Bu minvalde bende dahil olmak üzere.) bu tür psikolojik, sosyal ve kültürel buhranlar yaşayan ve içinden çıkış yollarını kendi kurduğu handikapla ve ümitsizlikle engelleyen, üstüne hiçbir üretimi olmamasına rağmen tipik popüler olma hırsı özgürce düşünmesini engellediği gibi, kendine yabancılaşma yoluna da götürmektedir. Bu temelde Birey olmaktan çok, fenomen bir tip olmayı arzular. Bunun neticesinde, sürekli bir beğenilme hissi, bireyi kendini bir ispatlama arayışının içine koyar. Ama bakıldığında söz, kelime ve görüntüden başka bir şey ifade etmeyen bu ruh hali, kişiyi Fenomen yapacak bir durum değildir. Erich Fromm’a göre Bireyin başarıyla ayakta durabilmesi için, bu duyguların hafifletilmesi gerekmektedir. Bu kişinin esasında kendi karakterinin çekirdeğini bulmasına yardımcı olacaktır. Yani Fenomen olmanın bir çabası, hayatta birşey üreterek, emek sarfederek farkına vardıracaktır bireyi. Dolayısıyla gelen yeni sürgün jenerasyondaki; Tarihçi, arkeolog, avukat, gazeteci, doktor, çiftçi, bakkal, tüccar, siyasetçi vesaire… Bu meslek gruplarının içerisinden gelen, büyük bir mesleki birikim ve o kadar da içinden geldiği fraksiyon ve sahip olduğu ideolojiye hakim olan çoğu insanımız, buralarda pelenk pelenk oluyorlar; ne yapacaklarını tam kestiremiyorlar. Yeni bir kültür sancısı ile,çoğunun aklı duman altı olmuş. Öte yandan diğer bir kısım, yetişkinliğini ve gelişim evresini sanki yaşadığımız Zürih’te tamamlamıştır.

Gelenlerin çoğunu yüzdeliğe vurduğumuzda, bir kısmı politik ve ezber kültürü ile, sanki hapishanenin doğuşu bizlerle baslamış, iktidar ve gözetim toplumunun analistleri olarak, birbirimize caka satmaktan öteye gidemiyoruz, birbirimize karşı ezberlediğimiz bir kaç argümanı ihraç edip, birbirimizin sırtında palazlanıp dururuz. Aslında biz kendimizden nefret edip kibre sığınan ucubelerin, mutluluğun arayışı içerisinde, kendi korkularımızdan kaçmakla başlar özgürlük anlayışımız. Biz ancak kendi özgürlüğümüzün tutsağı olabiliriz. İktidarımızı kuvvetlendirmek için her türlü şarlatanlığı dener, bireyin özgürlüğünü baltalar ve kendimizi de yok ederiz bu durumda. Çünkü kendimize olan kinimizi, içimizdeki haset öfkeyi, başkasına saldırarak kaderimize ortak ararız. Bizim için İsviçre’deki yeni bir özgürlük algısında Fromm’un deyimiyle bizde daha da ”derin bir güvensizlik,güçsüzlük, kuşku, yalnızlık ve kaygı yaratacaktır.” Bu da sürgündeki Kürde bireysel bir milliyetçilik etrafında şekillendiren devletsiz bir hiçliğin mirasıdır.

Diğer bir hususta ısrarla yaşatılan ve korkakça dile getirilen ama bir türlü seslendirilmeyen, Avrupa’da Türk Diasporasını ayakta tutan Kürtler olması gerçeği. Nasıl mı? Benim burada yaptığım gibi, Türkçe konuş, çok konuş ve güzel konuş. Her biri belki büyük bedeller ödedikten sonra Avrupa’ya sürgüne gelmek zorunda kalmış, yaşadıklarından sonra da travma yaşayan gençlerin ve bizlerin başta anadilimiz Kürtçe’den ve benliğimizden gittikçe uzaklaşması travmanın katmerlisi daha doğru bir deyişle büyük ve acı bir çelişki olsa gerek. Özcesi bilinçli ya da bilinçsiz kendi dilimiz ve kültürümüzden uzaklaştıkça, ülkede karşısında mücadele ettiğimiz Türk egemen sistemine Avrupa’dan da destek olmaya devam ediyoruz.

Ve diğer bir konu: Ekonomik rant ortamında Türkiye ile Avrupa arasındaki milyon Avroluk ticaret hacminin büyük bir kısmı Kürt’lerin elindeki sektörlerde. Çünkü hizmet sektöründeki Kürt’ler, özellikle hamallık, atadan kalan bir miras örneği (eski İstanbul Kürt hamalları gibi…) restaurant, temizlik, taşıma, reklam ve marketçilik gibi alanlarda, Kürt’ler hamaratlar, becerikli ve girişkenler. Özellikle, Türkiyeden gelen mallar, hatta Kürdistan şehirlerinden alınmış kebap, lahmacun, çiğ köfte, börek, otlu peynir, baklava, tatlı vesaire envai çeşit lezzetler, Türk menşeli olarak, Kürt’ler tarafından devşirilip Avrupa’da pazarlanıyor. Buradan elde ettikleri gelirlerin büyük bir kısmını, Türkiye’nin kıyı sahillerindeki inşaat çöplüğüne dönüşmüş şehirlerinde, villa, daire, bina olarak toprağa gömüyorlar. Kendileri de, burada gördüğüm kadarıyla, bir kısmında nevrotik duygu bozukluğu ile mücadele etmek için iyilik maskesini takıp, gelen oturumsuz ilticacıları en ağır koşullarda ve en düşük ücretler karşılığında çalıştırıp, kaçak rantını sürdürülebilir hale getirmek için, her türlü güvensizlik, düşmanca ve saldırgan tutumlar içinde olma, birbirini kazıklama, cinsiyetçi davranışları içinde olma nefret, kin gütmek gibi tutum ve davranışlar içinde olurlar. Çünkü bu davranışların temelinde ekonomik kaygı çılgınlığı, onu belki de hayatında görmediği Frank, Euro biriktirme hırsı onu devletsiz ulus olma yolunda, çarpık bir kapitaliste eviriyor. Aslında her biri, travma geçiriyor, elleri titriyor ve gizli bir kanser hastalığının pençesinde debelenip duruyorlar. Zenginlik içinde, huzursuzluğun sefaletini yaşıyorlar. Çünkü kapitalizm kitle arar ve bu kitle genelde bilinçsizce düşünen, başkaca davranan ve tüketen kesimdir.

Bu durumu bazen Neandertallerin, yani basık beyinli ve tam dik duramayan bodur tipli, etçil kafalı tipik karanlık mağara adamlarının yok oluşuna bağlayarak, belki de düşünme ve üretim kapasitesine sahip olmadıkları için yok olmuşlar, diye düşündüğüm çok olmuştur…Ne talihsizliktir ki refah seviyesini bilmediğimiz için, ancak efendiliği ve bağımlı köleliği biliriz. Konforfizmin batması ve elindeki (kaçak ve sıcak para) ile yetinmesini bilmemesi, bizi daha da aptallaştırıyor. Aslında Mevlana gibi dönüyoruz ve herşey bizle dönüyor, bu yüzden zaman aldığımızdan çok gerçekçi değil, 20 yıl önce 25 yaşında sürgüne gelen biri hala 25 yaşında olduğunu düşünmesi buna örnektir.

Gerçekçi olmak gerekirse, Avrupa’da Kürde lazım olacak olan empatiyle, incelikle düşünen güçlü ve direngen entelektüel kişilerin yetişmesi ve birbirini dinleyen, birbirinden öğrenen insanlardır… Pırlanta gibi bilim insanlarımız var. Bu şekilde akıl ve hissiyatla kendi halkımızı bir arada tutabilir, yeni bir şeyler üretebiliriz Bu bizim için de geride bıraktıklarımız için de ve şu an faşizmin bütün uygulamaları altında bile direnen ülkemiz için de daha yararlı olur.

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.