DOLAR 6,8612
EURO 7,7521
ALTIN 392,22
BIST 8,5740
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 33°C
Parçalı Bulutlu

Toplumsal riyakarlık mı, hafızasızlık mı?

05.06.2020
A+
A-

Hannah Arendt, Alman Nazi faşizminde yola çıkarak kollektif kötülüğün toplumda nasıl “sıradan” hale geldiğini, Adolf Eichmann yargılamalarında belirtmişti. Totaliter rejimlerin, gerek kamusal alanda gerekse de sivil toplumdaki bürokrasi çarkına mahkum olmuş bireylere yüklediği sorumluluğun ve görev aidiyetinin nasıl bir ölüm makinesine dönüştürdüğünü, canlı örnekler üzerinde göstermişti. Avrupalı başka bir sosyal bilimci olan Jean Baudrillard’ın ise daha 1970’lerde geleceğe yönelik tahayyülünde dile getirdiği ve “kötülüğün şeffaflığı” olarak kavramlaştırdığı şeyin, aslında tam da günümüzde yaşanan olaylara işaret ettiğini görmekteyiz. Çok açık bir biçimde kötülüğün form değiştirerek -özün dayandığı etmen ve dinamikler aynı- “kötülüğün şeffaflığına” nasıl evrildiğine tanık olmaktayız. Post-modern çağın en önemli karakterlerinden bir tanesi de, insanların yüzlerindeki maskeleri çıkararak, meydana gelen olay ve olgular karşısında canlı seyir haline gelmesidir. İnsanların büyük çoğunluğu yaşananları, Roma arenalarındaki Gladyatör dövüşlerindeki gibi büyük bir heyecan ile izlemekteler. Bu realitenin korkunçluğu karşında bir avuç vicdanlı insanın çaresizliğini ifade edebilecek bir kavram bulmak zor. Buna yeni toplumsal dinamiklerin belirsizliğini ve ideolojisiz yaklaşımlarını eklediğimizde, toplumsal çıkmaz daha da karmaşık hale gelmektedir.

Dünyayı esir alan küresel salgının yaratmış olduğu tahribat ve kaosa rağmen, insanlar sırf renk, inanç, cinsiyet, etnik ve kültürel kimliğinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmakta ve katledilmekte. ABD’de de bir sivilin, polis tarafından öldürmesiyle durum daha görünür hale geldi. Hepimiz ekran karşısında savunmasız bir insanın nasıl an be an katledildiğine tanık olduk. Olay, ABD’nin Minneapolis kentinde siyah George Floyd polisler tarafından gözaltına alınırken yaşandı. Polisler George Floyd’u gözaltına alırken, Floyd yerde boynuna basılı halde dakikalarca can çekişti. Gözaltı yapan polis, Floyd’un “nefes alamıyorum” yakarışına aldırış etmeden, adeta vahşi bir hayvan edasıyla avının can çekişmesini izledi.

Bu olay yaşandığı biçimiyle bize 21 Mart 2017’nin Newroz Kutlamaları sırasında herkesin gözü önünde, polis tarafından öldürülen Kemal Kurkut adlı Kürt gencini hatırlattı. Kemal Kurkut’un tek amacı her sene kitlesel olarak kutlanan Newroz bayramına katılmaktı. Ancak sivil olmasına rağmen ve üzerinde hiçbir şey olmadığı halde, herkesin gözü önünde kurşunlanarak katledildi. Yine yakın zamanda Ankara’da Barış Çakan adlı bir genç Kürtçe müzik dinlediği için kalbinden bıçaklanarak öldürüldü.

Bu olayların yaşandığı mekan ve zamanları farklı olsa da, oluş biçimiyle aynı olduğunu görüyoruz. Yani ABD’de siyah olmak ile Türkiye’de Kürt olmak arasında pek fark yok. Devlet denen aygıt, her “öteki”yi potansiyel suçlu olarak fişlediği için nizamın tesisi söz konusu olduğunda her şey mubah, her yöntem meşrudur.

George Floyd’un katledilmesi üzerine başta olayın gerçekleştiği Minneapolis şehri olmak üzere dünyanın hemen hemen her yerinde tepkiler yükseldi. Bu ırkçı olayı protesto eden göstericiler Minneapolis şehrinde hayatı durdurdu. Şehrin her yerinde ateşler yükseldi; polislere karşı sokaklarda çatışmalar devam ediyor. Göstericilerin haklı protestoları devam etmektedir. Ki anlaşıldığı kadarıyla ABD’nin farklı bölgelerinde de devam edecektir. Dünyanın dört bir tarafında ABD’deki ırkçı olaya yönelik tepki ve kınama açıklamaları yapıldı. Bunlardan bir tanesi çok dikkat çekiciydi! Türk cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan bir anda demokrasi ve insan hakları savunucusu kesilip, adeta ABD’ye insanlık dersi verdi! Bunu yaparken de nobranlığından ve riyakarlığından da hiç ödün vermedi. RTE, Türk devletinin başına geçtiğinden beri on binlerce insanın ölüm emrini veren bir savaş suçlusudur. Türk devleti sadece Kürdistan’ın Cizre ilçesinde bir günde savunmasız ve yaralı halde bodrumlara sığınmak zorunda kalmış 250’in üzerinde sivil insanı yakarak katletti. Kemal Kurkut’u vuran polis ceza almadan görevine döndü. Gözaltında insanlık dışı işkenceler yapılmakta, insanlar artık sokaklarda darp edilmektedir. Özellikle Kürdistan’da hiçbir kutsal değer tanımadan başta halkın değerleri olan mezarlara saldırılar devam ediyor. Daha yakın zamanda 3 insan açlık grevinde yaşamını yitirdi. Her gün insanlar zindanlarda sağlık sorunları yüzünden yaşamını yitiriyor. İnsanlar geçinemediği için yaşamlarına son veriyorlar. Halkın seçmiş olduğu Milletvekili ve Belediye başkanları görevlerinden uzaklaştırıp, zindanlara konuluyor. Liste daha da uzar gider.

Pierre Bourdieu’nun da belirttiği gibi, bütün devlet organizasyonları “nihai şiddet” ile iktidarlarını korurlar. Devletler ya da rejimler bunu tartışmasız meşru bir hak olarak görür ve toplumsal meşruiyeti bunun üzerinde inşa eder. Adeta ilahlara nazire yaparcasına her türlü yetkiyle donattıkları polis, asker ve paramilliter güçler de kendilerine azrail misyonu biçerler.

Devlet nezdinde durum böyleyken, toplumda da farklı sıkıntılar söz konusu; toplumsal acılar ve trajediler arasında hiyerarşi oluşturmak, bir anlamda toplumsal adaletsizliği meşru hale getirdiği gibi insanların adalet ve vicdan duygularını köreltir. Kuşkusuz kollektif kötülük karşısında, kollektif mücadele anlayışı benimsemeden mevcut koşullara bir çözüm bulmak zordur. Bu bağlamda toplumsal temsiliyeti olan parti, kurum ve yapıların kendi tutumlarını belirgin hale getirip, muğlak ve kafa karıştırıcı söylemlerden uzak durmaları gerekir. Her koşulda rejimin insanlara nefes aldırmayacağı gün gibi aşikar. Bu yüzden şartlar ne kadar zor olsa da bir perspektif dahilinde hareket edilmesi şarttır. Yoksa parçalı ve muğlak bir söylemin zevahiri kurtarmadığı gibi, topluma da nefes aldırmayacaktır. Bu şartlar altında sorunların itidal ile çözülmediğini görmekteyiz. Yaşanan toplumsal olayların kolay kolay hafızlardan silinmediği bir gerçek olmasına rağmen, bu duyarsızlık ve görmezden gelme ancak riyakarlık ile ifade edilir. Özcesi ya riyakarca yaşayacağız, ya da sorunlarımıza daha köklü çözümlerle yaklaşacağız.

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.