DOLAR 5,7911
EURO 6,5841
ALTIN 264,1
BIST 95.421
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Gök Gürültülü

Kaybolan Gündem

02.09.2018
A+
A-

Gündem o kadar yoğun ki ‘arada kaynıyor’ bazı özel gündemler. Halkbank gecenin bir yarısı 6 küsür lira olan dolar kurunu 3.72 olarak açıklıyor ve birileri bu fiyattan indiriyor cebine ya da banka hesabına milyonlarca doları. Banka açıklama yapıyor “Yapılan işlemlerden bankamız zarar etmediği gibi kazanç sağlayan da olmadı” diye. Bir de tabi “bazı dış güçlerin müdahalesi” gibisinden bir kavram kullanılıyor. HSBC ise açıklama yapma gereği bile duymuyor. Ne de olsa İngiliz bankası.

Cumartesi Anneleri 701. kez kayıplarının akibetini soracak ama malum iktidar yasak getirmiş annelerin hesap sormasına. Annelerin karşısında binlerce eli silahlı, kalkanlı, biber gazlı vs.. maaşını korumakla yükümlü olduğu ancak darp etmeyi tercih ettiği insanların vergisinden alan polisler.. Süleyman Efendi desen ayrı bir havalarda. Kendini her şeye muktedir sanıp ortalıkta tehditler savurup duruyor. Galiba Damat Berat’ın sunumundan sonra kendini ispat için fırsat doğdu ona…

Ankara’da nükseden şarbon ardından İstanbul’da. Barış talepleri dillendiriliyor. Ekonomik kriz arasında zamlar peşi sıra geledursun, inen kepenkler, iflas erteleyen şirketler. ABD-Trump desen ayrı bir dert; Milletin uykusunu kaçıracak tweet atmakla meşgul. Rusya Suriye’ye endeksli, dinmek bilmeyen İdlib operasyonuna dair tartışmalar…

Daha fazlası var ama bu kadarı yeterli deyip, can alıcı gündemlerden olan hasta tutuklular konusuna gelelim. Malumunuz Türkiye cezaevlerinde 402’si ağır 1154 hasta tutuklu var. Tabi İHD (İnsan Hakları Derneği) verilerine göre. Siyasi olan isimler daha çok. Adalet Bakanlığı’nın geçmiş yıllardaki açıklamasına göre ise sayı 20 bine ulaşıyor. Son 17 yılda cezaevlerinde tutuklu bulunan 3 bin 504 hasta tutuklu yaşamını yitirmiş. Veriler Adalet Bakanlığına ait.

Neredeyse yaşamını yitiren her hasta tutuklu için kamuoyunda defalarca çağrılar yapılmış ama seslerine kulak asan olmamış. Bu nedenledir ki; cezaevlerinde artan hastalıklarla ilgili ne önlem alınmış ne de ölümlerin önüne geçilebilmiş. Devletin bulduğu en mantıklı çözüm yolu ise, ‘aman içerde ölmesin de nerede ölürse ölsün’ diyen bir noktaya kadar gelişme gösterebilmiş! Bu kapsamda atılan adımların biri hasta tutuklunun ölümüne sayılı günler kala alelacele bir rapor düzenleyip evine göndermek ve evinde ölmesini sağlamak ya da bir hastanede yatağa kelepçeleyip ‘cezaevinde ölmedi’ diyebilmek olmuş. Ötesi yok ne yazık ki…

“Hasta tutuklular memleketin kanayan yarasıdır” diyen binlerce kişinin çağrısına kulak asmayıp, sokaklarda idam idam diye gezen Beyefendiler… ABD’nin Trump’ına laf yetiştireceğiz diyen beyzadeler, ekonomik krizi aşmanın yolunu zengini daha da zengin yapmakta bulan damatlar, üstünlük sağlayıp kendini ispat etmeye çalışan Efendiler…

Yaşatmaktan anlamayıp ölümü kutsayan çok muhterem büyüklerimiz…

Mehmet Yıldızbakan, 7 yıla yakın hapis yattı. Yaşı 65 civarındaydı. Tek suçu oğlu ile görüşmekti. 7 yıl boyunca kanser olduğu ve tedavisinin cezaevinde yapılamadığı söylenip, tahliyesi istendi. Kimse bu sese kulak vermedi ve Mehmet amca her geçen gün daha da kötü oldu. Mehmet amcanın öleceğini hisseden cezaevi yönetimi tahliyesinden bir gün önce hastaneye yatmasını uygun gördü. Ama Mehmet amca o hastaneye varır varmaz yaşamını yitirdi. “Ne mutlu size ki cezaevinizde ölmedi de sorumluluktan kurtardınız kendinizi!”

Nihat Baymış, 6 yıl cezaevinde tutuldu. Sapa sağlam bir insandı. Cezaevinin rutubeti, stresi ve daha birçok faktörü onu kanser etti. Yıllarca çağrılar yapıldı, ses veren olmadı. Durumu iyice kötüleşince hastaneye kaldırıldı ve ne mutlu bize ki tahliye edildi. Ama onu kanser eden cezaevinin sahipleri hastalığını iyi etmek için bir ilik nakline bile destek olmadı o da aramızdan ayrıldı.

Celal Şeker, Halime Gülsu, İsmail Arslan derken Koçer Özdal’ı duyduk.

Koçer, 60 yaşını aşmış ama oğluyla birlikte cezaevine atılmıştı. Hasta değildi ama cezaevi onu da Nihat gibi kanser etti. Zor bela hastaneye getirildi. Ayakları ve ellerinden yatağa kelepçelendi ve tedavisi öyle yapılacak denildi. Koçer, elleri ayakları kelepçeli hayata veda etti. Cenazesine bile zulüm edildi. Çok yazılacak şey vardı onunla da ilgili.

Bir de Metin Duran var. Bir nevi bitkisel hayatta ama cezaevinde. 5 aydır rapor bekliyor. Ama onlarca doktor, halini görmelerine rağmen ‘cezaevinde kalamaz’ diyemiyor; demiyor. ATK tek yetkili kurum kılınmış rapor verilmesinde. O da bazen 5, bazen 10 ay, bazen yıllarca oyalayıp duruyor.

Ali kıran baş kesen misali.

Hasta tutuklular insafına bırakılmış ATK’nin. O ne derse o. Öl derse ölecek, ol derse olacak. Yetkili tek kurum olmaktan çıkarılmalı. Aksi halde benzer acılar yaşamamak elde değil.

Ne Metin için ne de diğer 1154 ya da 20 bin için de çok geç değil.

Ses olalım, nefes olalım…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.