DOLAR 5,8965
EURO 6,6253
ALTIN 254,2
BIST 90.787
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 31°C
Parçalı Bulutlu

Kırmızı Pazartesi: Yargısız bir cinayetin anatomisi

23.07.2018
A+
A-

Gabriel García Márquez’in 1981’de yazmış olduğu “Kırmızı Pazartesi” romanı gerçek olaylardan esinlenerek, adeta kolektif işlenen bir cinayetin anatomisini ortaya koymaktadır. Olay belirli bir zaman ve mekanda meydana gelmiş olsa da, pek aşina olmadığımız bir durum değildir. Burada esas değinmek istediğimiz husus toplum ve bireyin suç işleme ve suça rıza göstermeye karşı tutumudur. Çünkü sıradan bireyin tutumu, doğalında gelişebilecek hadiseler için belirleyici bir düsturdur.

Kısaca romanın konusuna gelecek olursak, Kolombiya’nın bir kasabasında (yazarın ülkesi ve tanık olduğu bir olayda esinlenmişti) meydana gelmiştir. Kasabada yaşayan Angela Vicario adlı genç bir kadın düğün gecesi bekareti bozulduğu gerekçesiyle kocası tarafında babasının evine geri gönderilir. Kız, ailesinin baskısı sonucu, suçu kasabada yaşayan genç ve gözü pek Santiago Nasar’a atar. Bunun üzerine kızın domuz kasaplığı yapan Pablo ve Pedro Vicario adlı kardeşleri, Santiago’yu mahalle baskısıyla ( çünkü cinayeti işleyeceklerini her kese söylerler, adeta birileri bizi durdursun demekteler) öldürmeye karar verirler. Bu durum hakkında bütün kasabanın haberi vardır. Ancak hiç kimse bu cinayetin işlemesini engellemeye yönelik bir girişimde bulunmaz. Bir tek öldürüleceğinden haberi olmayan Santiago, o sabah erkende kalkıp, Piskopos’un gemi ile geçişini karşılamak üzere evden çıkar. Ve neticede ikiz kardeşler, Santiago’yu adeta doğrarcasına kasaba meydanında öldürürler. Kitap bu şekilde sonlanır ancak kimse olayın gerçek içi yüzünüzü ne öğrenir ne de öyle bir çabanın içerisine girer. Olayın gelişim seyirine baktığımızda ölme ve öldürme olgusunun toplum eliyle nasıl kollektif bir işbirliğine dönüştüğünü görmekteyiz. Her ne kadar roman kurgusu içerisinde verilmişse de gündelik yaşamda benzer birçok olay yaşandığını bilmekteyiz. Bu yüzden olayın sebeblerine kimse bakmaz, herkes sonuca odaklanır. Kültürel faaliyetlerin toplumdan beslendiği gibi, toplumsal olay ve olgulara açıklık getirmek için de önemli bir işlevi vardır. Eğer böyle bir gerçeklik payları olmasaydı, bu kültürel ürünlerin zaman geçirmek ve insanın düşünsel dünyasını tatmin etmekten başka hiç bir anlamı olmayacaktı.

Türkiye’de birçok olayın yaşanmasında benzer bir süreç işlediğini görmekteyiz. Toplu kıyımdan tutalım, şahıslara karşı yapılan suikastlara kadar yapılanların büyük çoğunluğu toplumsal “meşruiyet” zemini sağlandıktan sonra işlenmiştir. Önce toplum önünde teşhir edilir sonra ötekileştirilirler; arkasından linç edilmesi için bütün şartları oluşturup ve son olarak fiili gerçekleştirme evresine geçilir. Toplum nezdinde ötekileştirilen ve “damgalı” hale getirilen bireyin artık linç edilmesi an meselesidir. Bu durum her zaman kaos isteyenler için en fazla başvurdukları bir yöntemdir. Bunun için her zaman hazırda tutukları yapılar vardır. Ve bu durumlar için aleni ve illegal paramiliter güçleri hazırda bekletirler. Özelikle bu yapıların harekette geçtikleri dönemlere göz attığımızda birçok faili meçhul cinayet ve olayın yaşandığını görmekteyiz. Ve yakın zamanda toplumda boy gösteren çete liderleri, HÖH, Sadat vb. oluşumlar, bu tarz durumlar için hazırda . Türkiye’de 1970’li-80’li yıllarda ülkücüler, 90’larda Hizbullah ve çeteler, şimdi ise bu yeni oluşumlar üzerinden toplumsal mühendislik yapmayı düşünüyorlar. Bir tarafta toplumda infial yaratacak olaylar planlanırken diğer yandan da toplumda gelişebilecek muhalif sesleri kesmeye çalışırlar. Bu anlayış, İttihat ve Terakki partisinden kalma bir gelenektir. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarındaki İpsiz Recep, Topal Osman gibi tipler iyi bilinmektedir.
Bu yüzden toplumu yeniden dizayn etmek, sindirmek ve gelişecek demokratik bir dalgayı kırmak için faşizan yönetimlerin en büyük amaçlarından bir tanesidir. Maalesef Türkiye toplumu “çocukluk hastalığı”ndan kendini bir türlü kurtaramadı. Türkiye’de şovenist ve milliyetçi hezeyanlar hala en revaçta olan konuların başında gelmektedir. İnsanların linç edilmesi için üç beş provakatif söylem bile yeterlidir. Özelikle medyanın bu konuda belirleyici bir işlevi vardır. Medya üzerinden, geliştirmek istedikleri politikayı, çok kısa sürede topluma adeta enjekte ederek, uygulamaya geçerler.
Örneğin; Tahir Elçi cinayeti, bu durum için en somut örneklerden bir tanesidir. Tahir Elçi, kurmuş olduğu bir cümleden dolayı günlerce medya üzerinden adeta linç edildi. Halbuki bir hakikati ifade etmişti. Ve sonunda sokak ortasında katledildi. Ve üzerinden neredeyse üç yıl geçmesine rağmen yasal kovuşturmada herhangi bir mesafe alınmadı. Romandaki olayın bir benzeri adeta herkesin gözleri önünde tekerrür etti.

Bireyin yaşam hakkı ve ifade özgürlüğünün olmadığı toplumlarda, suçlu veya suçsuz olmak tamamen göreceli ve keyfi bir mantaliteye dönüşür. Yalan ve hakikat arasındaki o ince çizgi muğlaklaşır, anlam yitimine uğrar. Bireyin çabası ve amacı bir paradoksta kaybolur. Ve acımasızca bir süreç işler… Sorgulama ve muhakeme etme dürtüleri körelir, akıl tutulması yaşanır, edilgen sürüleşme süreci başlar…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.