DOLAR 5,4665
EURO 6,2199
ALTIN 230,3
BIST 103.408
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Az Bulutlu

Koma Sê Bra’nın tutuklu üyesi Erkan Benli savaşı yazdı

20.08.2018
A+
A-

Her şeyden önce Türk siyasi sisteminin askeri sistemle bağları vardır. Biz bunu kendi eylemimizle açığa çıkardığımıza inanıyoruz. Sadece askeri-siyasi yaşamı değil, karşı devrimin dayandığı yaşam ve onun arkasındaki tarihi gerçeği tahlil etmek yine onun gizli devlet gerçeğini, Türk siyasetinin siyasi partileri nasıl oluşturduğunu, gençlik üzerindeki eğilimlerini nasıl geliştirdiğini ortaya çıkardık. Bunları şimdi soru düzeyinde de olsa kamuoyuna yansıtmış olmamız küçümsenemez bir durumdur.

Kürt halkı, onlarca yıldır mücadele ederek varlığını korumak, özgür ve demokratik yaşamı kabul ettirmek için gerilla mücadelesi dahil her türlü yol ve yöntemi yürütmüştür. Kürt sorununun çözümü için de demokratik, siyasal yöntemlere defalarca fırsat tanınmıştır. Ancak, AKP hükümetinin tutumunda görüldüğü gibi Kürt halkının iradesini tanımamakta ısrar edilmektedir. Bu zihniyet ve politika tüm il ve ilçelerde terörü estirmiş, kendi despot sistemine itiraz eden herkesi gözaltına alma, işkence yapma ve tutuklama politikasını günnümüze kadar devam ettirmiştir.

Kürt halkı artık böyle despot, keyfi, merkeziyetçi, otoriter bir devlet yönetimi ile yönetilmek istemiyordu. Nitekim birçok yerde “evler bizim, sokaklar bizim, mahalle bizim, şehir bizim” denilerek kendi kendini yönetme adımı atılmış bulunmaktaydı.

Ancak Türk devleti, halkın yerelden geliştirdiği bu yerel demokrasiye tahammül etmemekte ve saldırmaktaydı.

Kürdistan’ın birçok yerinde halk güçleriyle devlet güçleri arasında çatışmalar böylece ortaya çıkmaya başlamıştı. Devlet, yerel demokrasiyle halkın kendi kendisini yönetmesine, yani özyönetimine saldırmakta, Kürdistan halkı da bu saldırıya karşı öz savunmayla direnmekteydi. Başta Cizre, Sur, Gever, Silvan, Varto, Şırnak, Nusaybin olmak üzere Türk devletinin Kürdistan halkına saldırarak birçok insan katletmesi böyle bir demokratik kurumlaşmayı ortadan kaldırmak amaçlı gerçekleşmekteydi. AKP hükümeti ve demokrasi düşmanı yöneticilerinin tutumu ve halka yönelik saldırı politikası karşısında Halk Meclisleri, bundan sonra devlet kurumlarını tanımayacaklarını ve onlarla hiçbir işlerinin olmadığını, kendi özyönetimlerini kuracaklarını ilan etmişlerdi. Özyönetimlerine saldırdığı takdirde, meşru öz savunma haklarını kullanacaklarını açıklamışlardı.

Öz yönetim direnişlerinde çoğu zaman Türk devlet yetkilileri ve basın çevreleri, sanki dağdan gerilla inmiş gibi yansıtmaya çalışmaktaydı. Ama bunun gerçeklikle ilgisi yoktu. Şehirlerde yaşanan savaşların PKK ile bağlantısı yoktu. Yani bu savaşı PKK başlatmadı. Dolayısıyla şehirlerde gelişen halkın özyönetim ilan etme süreci tamamen halkın kendi içinde kurumlaşmasıyla gelişen bir süreçti.

Bunda geçmişte bir gençlik örgütlenmesi olan, lakin polisin süreklileşen baskı ve tutuklamalarıyla illegalize edilince gençlikten ayrışarak yeni bir yapılanmaya giden YDG-H’nin rolü önemliydi. Gençlik yapılanmamız esasen legal olmasına rağmen Haziran 2014 sürecindeki Lice olayları döneminde yer yer silahlanmış oldu. Hareketimizin yönetimi, silahların bırakılması için 2 kez karar aldı ve o zamanlar silahlar bırakıldı. Ama polisin baskıları karşısında gençliğin kendisini savunması dışında başka yol bırakılmadı ve tekrar silaha dönmek durumunda kalındı. Devlet geliştirdiği saldırılarda, gerillaya saldırısının yanı sıra, gençlik ve toplumdaki dinamik kesimleri de önemli oranda hedeflemişti.

Başlangıçta halk, polisin baskılarına ve tutuklama operasyonlarına karşı kendini savunmak amacıyla mahallelere çekilip hendekler kazdı. Ardından ise bunu siyasi bir adıma kavuşturup Demokratik Özerkliğin inşa çalışmalarıyla bütünleştiren bir perspektife dönüştürdü. Devlet de bu çıkışı kriminalize etmek suretiyle, halk direnişini terörize ederek öne çıkardı. Burada silahların kullanılması, tartışılması gereken bir husustur.

Ancak AKP, çözümü savaşta bulmuştu. Kürt halkına ve demokrasi güçlerine karşı savaş açarak herkesi hizaya getirmeyi amaçlayan, baskı ve katliamlarla başkanlığa doğru gitmek suretiyle krizi aşmayı istemekteydi. Ki bunun krizi aşamayacağı aksine daha da derinleştireceği biliniyordu. Kürt halkının gerçekliği görülmeden ve onun doğal hakları teslim edilmeden Türkiye’de hiçbir biçimde istikrar ve demokrasi diye bir şeyin gelişemeyeceği, Türkiye’nin demokratikleştirilmesinin yolunun, Kürt sorununun çözümünden geçtiği aşikardı.

Kürt sorununun en makul çözüm biçimi ise Demokratik Özerklik modeliydi. Bu model hem Kürt sorununu çözecek hem de Türkiye’yi demokratikleştircekti. Türkiye’nin bu çıkmazdan çıkarak, krizi aşmasına ve düzlüğe çıkmasına yol açacaktı.

Mevcut durumda Türkiye içte ve dışta ciddi bir kriz yaşamaktaydı. Bu krizin bu düzeyde şekillenmesinin tek sorumlusu Türkiye yöneticileri ve sisteme hakim olan; Merkeziyetçi, tekçi, baskıcı ve inkarcı sistemdi. Türkiye toplumunun zenginliğini görmek istemeyen, tüm kültürleri tekelleştirmek isteyen inkarcı zihniyet yapısıydı.

Açık ki; Türkiye toplumlarının potansiyeli, iç çatışmalarla eritilmekteydi. Bu dar, tekçi, inkarcı zihniyet nedeniyle sürekli iç çatışmalar ve şiddet yanlısı bir rejim şekli uygulanır hale gelmiş bulunmaktaydı. Her şeyden önce Türk siyasi sisteminin askeri sistemle bağları vardı.

İşte biz bunu kendi eylemimizle açığa çıkardığımıza inanıyoruz. Sadece askeri-siyasi yaşamı değil, karşı devrimin dayandığı yaşam ve onun arkasındaki tarihi gerçeği tahlil etmek, yine onun gizli devlet gerçeğini Türk siyasetinin siyasi partileri nasıl oluşturduğunu, gençlik üzerindeki eğilimlerini nasıl geliştirdiğini ortaya çıkardık. Bunları şimdi soru düzeyinde de olsa kamuoyuna yansıtmış olmamız küçümsenemez bir durumdur.

Halkın devrimci-demokratik hareketinin ezildiğini belirttik. Bu hareket legal sahada her ne kadar faaliyet yürütse de, özel savaşa hazırlanmaları gerekiyor. Devrimci gençlik, gençlik hareketi haline gelmeli; teori ve programları olsa bile örgütlerini ve eylemlerini geliştirmeleri gerekiyor.

Çünkü özel savaş çok etkilidir. Özel savaşın etkisi sadece kaba baskı-işkence anlamında değil, bu savaş ruhları fethediyor. Özel savaş öyle bir kişilik yaratıyor ki; onun karşısında devrimci örgüt olarak kalmak kolay değildir. Bunu özenle vurgulamak gerekiyor. Bu kişilikler örgütlülüğe gelmiyor. Bir günlük midesini kurtarmak için düzeni sonuna kadar alkışlıyor. Bir günlük şahsi ve keyfi çıkarı için her şeyi ayaklar altına alıp, çiğneyecek kadar baştan çıkarıldığı, faşizme, uzlaşmaya yatkın bir kişilik haline geldiği açıkça görülüyor. Biz bu çözümlemelere kolay ulaşmadık. Amansız bir mücadele anlayışı ile ulaştık.

Türkiye gençlik solu da, bu çözümlemelere ulaşmayı denemeden kendi devrimci tipini yaratmak şurada kalsın, yanından bile geçemeyecektir.

Özel savaş konsepti 12 Eylül darbesinden günümüze kadar aynı biçim ve iktidar anlayışıyla kendisini sürdürmüştür. Bu yöneticiler ister sağ olsun, ister sol genelde partileşme bu çerçevede gelişiyor. İsmi önemli değil. (CHP, MHP, ANAP, DYP, DP, SP….AKP) her gün yeni isimler takıyorlar. Başına şu şapkayı değil de şu şapkayı tak. Belki şapkanın rengi değişiyor ama içindeki kafa aynı. Türkiye’nin realitesi şu anda bu durumda.

İnsanlığa verilebilecek en iyi hediye, böyle insanlık dışı bir özel savaş rejimine karşı çok iyi savaşan bir militan olabilmektir. Duyguda, düşüncede hal ve hareketlerde, hemen her şeyde böyle bir kişilik olunca, bundan insanlık kazanır. Yalnız Kürdistan ulusal kurtuluşçuluğu değil, Türkiye’deki ‘demokrasicilik’ değil bir bütün olarak insanlık kazanır. Bu da çok güzel bir şeydir. Her şeyden önce buna inanılmalıdır. Daha sonra insan kendisini vermelidir. Basitten karmaşalığa doğru, az bilinenden çok bilinene doğru… Büyük bir sabır kadar yüksek bir tempoyla ve kesin amaç, güçlü tutkuyla yola devam etmelidie. Ondan başka bir yaşam seçeneğine yer vermeyen bir yürüyüşün sahibi olmamalıdır. Saygısız ve sevgisiz bir dünyadan, saygı ve hürmet dolu bir dünyaya çıkış yapar. Bütün bunlar da bir insan için en değerli, en yüceltici değerlerdir. Bir halkın özgürlüğü ve bir ülke ancak böyle kazanabilir. Hiç kazanmadan yaşayacağını sananalar en büyük gafillerdir.

Özyönetim ile beraber geliştirdiğimiz kendini yönetme hamlemiz, devletin bütün imkanlarını seferber eden AKP hükümetinin tüm hesaplarını boşa çıkartmaya devam edecektir.

Erkan Benli

Tokat T-Tipi Kapalı Cezaevi

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.