DOLAR 5,7429
EURO 6,3209
ALTIN 280,0
BIST 100.237
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu

Kültürel Soykırım ve Kültürel Yabancılaşma

02.08.2018
A+
A-

Kültür olgusu toplumların en özgün özelliklerinin başında gelmektedir. Bireyin, toplumsallaşma sürecinde önemli bir yeri vardır. Topluma renk ve şekil veren temel özellik kültürdür. Toplumun binlerce yıllık maddi ve manevi birikimleri sonucu oluşmuş, bir anlamda doğal karakteridir. Yaşamın bütün renklerini adeta bir tuvale nakşetmesi gibidir. Bu yüzden kültürel değerlere yaklaşım, kendini bilme, geçmişe saygı ve insanlık değerlerini koruma hassasiyeti ile yaklaşmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü bir toplumun kültür dokusu yok edildiğinde salt maddi ve manevi bir varlığı yok etmiş olmuyoruz; aynı zamanda toplumu belleksiz, geçmişsiz bırakmış oluyoruz. Böylece toplum tutunacak bir dalı olmayan ve her an savrulmaya müsait hale gelmiş olur. Birey ve toplumu köksüzleştirecek her türlü müdahale insanlığa karşı işlenmiş bir suçu ifade etmektedir. Belleksiz kalmış toplumların hepsi zamanla asimle olup, yok olmuşlardır.

Bu gerçeklikte kendine pay çıkaran egemen ve sömürgeci anlayışların her zaman ilk saldırdıkları nokta kültür olmuştur. Bugün dünyada birçok kültürel değer bu yüzden yok olmuştur. Büyük çoğunluğu mümkünse yasak ve yıkımla yok etmişlerdir, sonuç almadıkları noktada ise kültürel değerlerin içini boşaltıp, anlamsız hale getirerek adeta ondan “utanacak” bir ucubeye dönüştürmüşlerdir. Bu konuda Frantz Fanon, “Sömürge tahakkümü altındaki ulusal kültür, sistematik bir şekilde yok edilmeye çalışılan sorgu altında bir kültürdür.” sözünde bu konuya işaret etmektedir. Bireyin kendi kültürüne karşı yabancılaşması kaçınılmaz bir yazgıya dönüşür. Adeta bireyin “aşağılık kompleksi” yaşamasına yol açmaktadır. Bu yüzden topluma travma yaşatan bu müdahaleler insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisine alınması gerekir. Neticede birey bu psikolojiden kurtulmak için başka kültürlerle açığını kapatmaya çalışır. Ancak bu bir paradokstur; bireyin kendi içsel çelişkileri ile yüzleşmeden ya da bir şeyleri bir maske ile bastırarak yaşaması imkansızdır. Bireyin yaşamında boşluklarin oluşması yani geçmişe ait anı ve yaşanmışlıklarin bir anda silinmesi, insan psikolojisinde derin izlere yol açmaktadır.

Kültürel soykırım konusunu ilk dile getiren Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin, Yahudi Holokost’unda neredeyse aile bireylerinin büyük çoğunluğunu kaybetmiştir. Bunun üzerine soykırım üzerinde çalışmalar yapan ve aynı zamanda soykırım kavramın ortaya koyandır. Uzun yıllar bireysel çabası sonucu, 1948’de Birleşmiş Milletler’in, “ Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesini” kabul edilmesini sağladı. Lemkin, soykırımı salt fiziki kırımla sınırlandırılamayacağını; siyasi, kültürel, iktisadi, sosyal, inanç ve bireysel boyutlarına da işaret etmiştir. Ancak kültürel soykırım konusu o dönem kabul görmemiş, başta Amerika, Sovyetler ve Avrupa ülkeleri karşı çıkmıştı. Çünkü devletlerin kendi egemenlikleri altında bulunan toplumlara yaptıkları aslında fiziki ve kültürel soykırımdı. Bu yüzden BM ancak 2007’ de “Yerli Haklar Beyannamesi”nde “Cultural Genocide ” terimi kullanarak bu soykırım şeklini kabul etmiştir.

Kültürel varlıkları koruma ve kültürel soykırım konusunda çalışma yapan birçok kurum ve kuruluş mevcuttur. Bu kuruluşların kültürel miras değerlerinin korunmasında önemli işlevleri vardır. Ancak tamamen bu değerleri koruduklarını söyleyemeyiz. Bu kuruluşların büyük çoğunluğu uluslarası devletlerin güdümünde ve onların sağladığı fonlarla çalışmaktadır. Bu yüzden fon aldıkları yapı ve devletlerin görüşleri dışına pek çıktıklarını söyleyemeyiz. Birçok noktada ideolojik ve keyifçi yaklaştıkları örnekleri ile yeteri kadar açıktır. Unesco, Avrupa Konseyi gibi yaptırım gücü olan uluslararası kuruluşlar birçok durum karşısında sessiz kalmışlardır. Örneğin; Kürdistan’da Hasankeyf, Diyarbakır Sur, Kürt toplumunun değer olarak gördüğü birçok anıtın devlet eliyle tahrip edilmesi ve kültürel faaliyetlerin yasaklanması karşısında sessiz kalmışlardır. Ve bu sessizlikten güç olan devletler her gün yeni bir kültürel değeri daha yok etmektedir.

Peki kültürler arasında hiyerarşi ve üstünlük mü var ki, yaklaşım bu kadar keyfidir? Ve böyle bir iki yüzlülük ne ile ifade edebilir?

Bu konuda Fransız antropolog ve kültür bilimci Claude Lévi-Strauss, “ İnsanlığa ait bütün zihin kapasitelerini aynı anda geliştiremezsiniz. Yalnızca küçük bir dilimini kullanabilirsiniz ve bu dilim her kültürde aynı değildir.Hepsi bu.” Strauss’un belirtiği gibi kültürel fark ve özgünlükler konusunda koşulların ve şartların beli oranda etkisi olabilir. Ancak kültürel üstünlük diye bir şey yoktur, kültürel etkinlik yaygınlığı vardır. Yani ilk toplumların mağara duvarlarına yaptıkları çizimler de bir kültür ürünüdür; Picasso’nun yaptığı resimler de kültürel bir faaliyettir. Post-Modern olarak ifade edilen bu dönemdeki sanatsal faaliyetler ile doğal toplumların sanat anlayışları arasında sadece yüzeysel bir fark olduğu görülecektir. İnsanın duygu ve düşüncesinin eyleme dönüşmesi sonucu oluşan sanatı başka bir şeyle ifade etmek zor.
Yine Kürt müziği yıllarca yasak kaldı ve sanatçılar çok zor koşullarda sanatlarını icra etmek zorunda kaldılar. Aynı şekilde Kürt dillinin yasaklanması sonucu doğalında Kürt Edebiyatının gelişmesini engellendi. Eğer imkan ve koşulları daha rahat olsaydı, belki mevcut durumdan farklı bir seyir izleyecekti. Ki dört yüz yıl önce Ehmedê Xanî tarafından yazılan, ölümsüz “Mem û Zîn” eseri ortadadır. Bu bağlamda eğer kültürel konulara değinecek olursak, siyasi ve özgürlük konuları ile bağlantılı bir husustur.

Bu yüzden bugün Kürt toplumunda diğer soykırım faaliyetlerinin yanında kültürel kırımı da çok fazla maruz kaldığını görmekteyiz. Yani toplumsal alanda fiziki, siyasi, iktisadi ve sosyal kırımlar söz konusudur. Ancak bunların en önemlisi kültürel boyutudur. Çünkü eğer kültürel değerler ortadan kaldırılırsa diğer boyutlar bir anlamda kendiliğinde hal olmuş olur. Yani toplum eğer dillini kullanamıyorsa, tarihi mirası kalıntılarını koruyamıyorsa, her türlü sözlü ve yazılı kültürel değerlerini yaşayamıyorsa, zaten yapabileceği bir şeyi kalmamıştır. Türkiye devletinin hakimiyetindeki topraklarda Kürtlere karşı acımasız bir kültürel soykırım söz konusudur. Hemen her gün bu kültürel değerlerin bağrı dinamitlerle adeta parçalanmaktadır. Özelikle Türk Kültürü dışında kalan bütün kültürler ya çürümeye bırakılmıştır ya da doğrudan fiziksel olarak ortadan kaldırılmıştır. Özelikle, Med, Mervaniler, Komagene, Urartu, Hitit, Rum, Ermeni, vb. ait binlerce tarihi mekan ve anıt devlet tarafından bugün kullanılamaz hale getirilmiştir. Bu sistematik kültürel bir soykırımdır. Ve maalesef bu konuda tek bir kişi bile şimdiye kadar bunun hesabını vermemiştir. Ve bu kültürel soykırıma hergün yenileri eklenmektedir.

İnsanlığa ait bütün değerler, her kesin ortak paydasıdır, evrensel bir ilkedir. Binlerce yıllık düşünsel ve duygu dünyasının yansıması olan bu maddi ve manevi değerler arasına bir hiyerarşi ve ayrıcalık konmadan hepsine sahip çıkmak hem tarihe saygı hem de ahlaki bir meseledir. Buna karşı kim hoyratça ve barbarca yaklaşıyorsa suç işlemektedir. Ayrıca bu suça karşı sessiz kalmak da bu suçu işlemekle eş değerdedir. O yüzden bugünden tezi yok halklara ve tarihe karşı yapılan kültürel soykırıma karşı hep birlikte sesimizi yükseltme zamanıdır.

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.