DOLAR 8,4025
EURO 10,1975
ALTIN 504,27
BIST 1.458
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Gök Gürültülü
İstanbul
23°C
Gök Gürültülü
Sal 22°C
Çar 24°C
Per 24°C
Cum 24°C

Kürkçü: Denizler yaşasaydı onlar da tecridin kırılmasını isterdi

05.05.2019
A+
A-
İSTANBUL – İdam edilişlerinin yıl dönümünde THKO önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı anan Ertuğrul Kürkçü, Gezmiş’in idam sehpasından söylediği “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının bağımsız mücadelesi” sözlerinin bugün daha çok anlam kazandığını söyledi. İmralı’da tecridin kilidini kırmanın önemine de değinen Kürkçü, “Eminim Denizler olsaydı onlar da bu şekilde düşünürlerdi” dedi. 
 
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edilişlerinin 47’nci yılı. “Üç Fidan” olarak Türkiye halklarının mücadelesinde simgeleşen Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i idam sehpasına götüren süreç 12 Mart Darbesi’yle başladı. Nurhak Dağı’nda gerilla mücadelesi başlatan THKO militanlarının yanına gitmek isteyen Deniz ve Yusuf, 16 Mart’ta Sivas’ta yakalandı. Yusuf, Şarkışla’da yaralı olarak, Deniz ise Gemerek’te girdiği çatışma sonucu yakalandı. Hüseyin ise 23 Mart 1971’de Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde düştüğü bir pusuda yoldaşı Mehmet Nakipoğlu’yla yakalandı. 
 
MAHKEMEDE BAĞIMSIZLIĞI SAVUNDULAR 
 
“Üç Fidan”ın 16 Temmuz 1971 tarihinde Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başlayan yargılamaları 9 Ekim 1971 tarihinde “Anayasayı silah zoruyla değiştirmek” gerekçesiyle verilen idama kararıyla sona erdi. “Üç Fidan” yargılandıkları süre boyunca haklarında hazırlanan iddianameye karşı yaptıkları savunmalarda Türkiye tarihini analiz ederek, bağımsızlık fikrini dile getirdi. 
 
SAVCI YILLAR SONRA İTİRAF ETTİ
 
İdamların engellenmesi için kamuoyu nezdinde birçok girişim olsa da tüm çabalara rağmen “Üç Fidan” 6 Mayıs 1972 sabahında Ulucanlar Cezaevi’nde idam edildi. Sonradan daha net ortaya çıkan yargılamanın adaletsizliği, idam kararı veren mahkemenin askeri savcısı Baki Tuğ, tarafından yıllar sonra şu sözlerle itiraf edildi: “Elbette ki idam cezası şart değildi. Duruşmalarda eğer birazcık mahkemeye saygılı olmuş olsalardı, bu gençler idam edilmezlerdi. Ancak bu çocuklar mahkemede çok sert, haşindi.”
 
İDAM SEHPASINDAKİ SON SÖZLERİ GÜNCELLİĞİNİ KORUYOR
 
“Üç Fidan”ın idam sehpasında haykırdığı son sözleri de Türkiye halkları için halen güncelliğini koruyor. İdam sehpasında Yusuf, “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” dedi. Hüseyin İnan da, “Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım! Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum! Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!” diye haykırırken, Deniz ise, “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!” son sözleriyle Türk ve Kürt halklarının mücadelesini daha ileri bir boyutu taşıdı.
 
‘TÜRKİYE SAĞI TAM BİR ORTAKLIK GÖSTERDİ’
 
Denizlerin idam edilmesini önlemek için Kızıldere’deki katliamla sonlanan eylemde yer alanlardan HDP Onursal Başkanı ve eski milletvekili Ertuğrul Kürkçü, 6 Mayıs 1972 günü Denizlerin idam edilişlerinin günümüzde değişmeyen bir anlamı olduğunu belirterek, “Denizler var olan düzene başkaldırarak, devletin sorgulanmasının mümkün olabileceğini göstermişlerdi. Devletin var olma şeklinin sorgulanması düzenin sahiplerinin onlardan intikam almak istemelerinin en önemli motifiydi. Yoksa bugünün koşullarında geriye dönüp baktığımızda cezalandırmaları, ne Türk Ceza Kanunu’ndaki ‘Anayasayı zorla değiştirme’ hükmüne uyuyordu ne de ellerinde bunu sağlayabilecek güç ve imkan vardı. Fakat devlet ve bu kararı verenler için en önemli konu hukuk değil siyasetti; bir isyan örneğinin hukuklu veya hukuksuz ortadan kaldırılmasıydı. O nedenle Denizlerin idamı sırasında Türkiye sağı tam bir ortaklık gösterdi. Denizlerin idam edilmesi sürecinde güç birliği yapanların fotoğrafına baktığımızda şu tabloyu görürüz; iktidardan indirilmiş, Demirel’i deviren askerlerle, Bahçeli’nin Başbuğu Alpaslan Türkeş, Ensarioğullarından Abdüllatif Bey, Feyzioğulları’ndan Turhan Bey, hep bir aradadırlar. İdam kararlarını oy birliğiyle onayladıklarını, silahlı kuvvetlerinin bütün kademelerinin bu süreçte ortak olduğunu ve sağcı basının idamları 27 Mayıs darbesinin bir intikamı olarak değerlendirip, hep birlikte Denizlerin idam edilmesi için el çırptıklarını görürüz” dedi. 
 
‘GERİYE GİTTİĞİNİ GÖRÜYORUZ’
 
“Onların idamının bugün artık ceza hukukundan dışlanmış olan bir hukukla dahi ilgisi olmadığını, olan bitenin ‘anarşistler’in cezalandırılmasıyla açıklanamayacağını, sadece yargı eliyle değil ordu, Meclis, mahkemeler ve medyanın oluşturduğu son derece gerici ve zalimane bir ortaklığın tarihsel bir öç alma süreci olduğundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır” diyen Kürkçü, Denizlerin idam edilişlerinin üzerinden 47 yıl geçmesine rağmen Türkiye’deki genel siyasal tablonun hemen hiç değişmeden kaldığını ifade etti. Denizlerin idamına ortak olanların mirasçılarının Türkiye’de hala iktidarda olduklarını dile getiren Kürkçü, “İdam cezası kaldırıldı ama onlar yargısız infazlarla idam müessesini başka biçimler altında sürdürüyorlar ve her gün yeniden idam cezasına geri dönüş için ajitasyon halindeler. O yüzden tabloya baktığımızda Türkiye’de kurulu düzenin hukuken, siyaseten, ahlaken çok az yol kat ettiğini ve hatta bu açıdan geriye gittiğini, çürüdüğünü söyleyebiliriz. Ancak değişen bir şey de var. Korktukları başlarına gelmiş sayılır. Çünkü Denizler bugün hem aydınlar hem devrimciler açısından hem geniş halk kitleleri tarafından ortaklaşa sahiplenilen, açmış oldukları yol meşru ve ahlaki kabul edilen siyasi simgeler artık. Yeni çocuk sahibi olanların çocuklarına bu,  darağacında hayatlarına kıyılan gençlerin isimlerini vermek için can attıkları bir toplumsal kültürel iklim de var” dedi. 
 
‘BÜYÜK BİR UYANIŞI TETİKLEDİLER’
 
Denizlerin Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin avlusunda idama giderken haykırdığı “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!” sözlerinin hem Kürt halkına hem Türkiye’ye devrimcilerine ışık tutmaya devam ettiğini vurgulayan Kürkçü, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Denizler, Türkiye’de idam sehpasında Kürt ve Türk halklarının ortak mücadelesini dillendiren ilk siyasi tutsaklardı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları henüz modern Kürt mücadelesinin su yüzüne çıkmadığı bir dönemde Kürt halkının meşru haklarını gündeme getiren insanlardı. Onlar aynı zamanda Kürt halkı arasında da büyük bir uyanışı tetiklediler. Bugün Kürtler arasında çocuklarının adını Deniz koymuş, Deniz Gezmiş ile gözlerini siyasete açmış olanların sayısı sanılandan çok fazladır. Bu açıdan bakılınca, devletin yok etmeye ya da birbirinden ayırmaya çalıştığı halkların devrimci mücadelesini birleştirmek için kendilerini ortaya koymuş olan insanların bu hayatları pahasına emekleri, fedakarlıkları boşa gitmedi. Buradan hareketle, aslında toplumsal ölçekte bir mesafe kat ettiğimizi de düşünebiliriz. Şimdilik, bu mücadele ortaklığı arayışının biricik siyasi karşılığı Halkların Demokratik Partisi’dir.  Bu mirası sahiplenen, bundan doğan damarlar içerisinde ilerleyerek gelen siyasi düşünce akımları, toplumsal hareketler, şimdi HDP’de kendisine çok sağlam ve güçlü bir karşılık buluyor. HDP bütün halklar, ezilen sınıflar, cinsiyetler arasında bu mirası yayıyor, paylaştırıyor. Bu açıdan da baktığımızda bütün bunlar bizim için bir övünç kaynağı sayılabilir. Sayılmalıdır.”
 
Kürkçü, “Ben kendi payıma Denizlerin hayatlarının kurtarılması için hayatlarını feda eden arkadaşlarımızın bir yoldaşı olarak, ömrümün çok uzun sayılacak bir bölümünü cezaevinde geçirmiş olmamı bir şeref madalyası kabul ediyorum. Keşke başarabilmiş olsaydık da arkadaşlarımızla birlikte yaşlanma fırsatı bulsaydık. Onların düşüncelerinden, emeklerinden, gayretlerinden çok daha güçlü bir devrimci hareketin doğmuş olacağından eminim” diye belirtti. 
 
‘DENİZ’İN İDAM SEHPASINDA BIRAKTIĞI YERDEYİZ’
 
“Devrimciler ölür, devrimler sürer”, “bir ölür bin doğarız”  sözlerinin dillerden düşmediğini anımsatan Kürkçü, “Ama bunlar esasen Türkiye Devrimci Hareketinin çok önemli bir genç öncü kuşağının 1972 yılında hem Kızıldere’de hem ondan birkaç ay sonra Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ndeki idamlarla ortadan kaldırılmasıyla yaratılan büyük boşluğu ne yazık ki kapatmıyor” dedi. Kürkçü, “Bu açıdan 12 Mart’ın zulmünü, katliamları ve bu idamları hiçe sayamayız. Bunlar Türkiye Devrimci Hareketine çok ağır bir darbe vurdu. Bu açığın kapatılması için ise Denizlerin değeri üzerine konuşmak tek başına anlamlı bir sonuca yol açmayabilir. Asıl önemli olan bu farkındalığı, bu ahlaki ve siyasi yüksekliği yakalamak için şimdi Türkiye ve Kürdistan Devrimci Hareketlerinin genişleyen bir ölçek üzerinde dayanışmayı sürdürmesi ve bunu politikanın diline tercüme etmesi, kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirme mücadelesine bir yol açması. O açıdan hala Deniz’in idam sehpasında bıraktığı yerdeyiz. Kapitalizme, emperyalizme karşı Kürt ve Türk halklarının ortak mücadelesi ve sosyalizm için kavgamız sürecek. Sürmeli” diye konuştu. 
 
‘TÜRKİYE AĞIR BİR DİKTATÖRLÜK ALTINDA’
 
Denizlerin mesajının önemini her gün daha çok kavradıklarını sözlerine ekleyen Kürkçü, şöyle devam etti: “Ne zaman Türkiye’nin batısıyla Kürdistan arasında sağlam ve ahenkli bir halk mücadelesi zemini oluşursa, o zaman Türkiye’de demokrasi haklar, özgürlükler ve eşitlik mücadelesinde çok güçlü bir imkan kazanıyoruz. Çok önemli bir yükseliş oluyor. Ne zaman bu bağ zayıflarsa ya da engellenirse o zaman da hakim sınıfların zulmü ve şiddeti büyüyor. Bunu aslında 7 Haziran 2015 ile bugün arasını karşılaştırarak görebiliriz. 7 Haziran 2015’te egemen siyasi tabloyu altüst eden sonuçlar bu ortaklığın sağlam politik ve ahlaki zemini üzerinde kuruldu, bu Türkiye siyasi tarihinde çok önemli bir aşamaydı. Türkiye’de demokrasinin önünü açan çok ciddi bir zemin yarattı bize. Ama bu zeminin yaralanmasına, parçalanmasına engel olamadığımız sonraki 4 yıl boyunca Türkiye ağır bir faşist tahakküm altına girdi. Ne zaman ki, 2015’te parçalanan zemini biraz olsun yakaladık 31 Mart 2019’da Türkiye bir kere daha sağcı, faşist, hegemonyacı, ırkçı, cinsiyetçi rejim karşısında güçlü bir direnç mevziisi elde etti. O yüzden Deniz’in genç yaşında büyük bir ileri görüşlülükle bütün bu özgürlük dinamiklerinin bağdaştığı noktayı bulup bunun altını çizmiş olması çok dahiyane. O tarihte bırakın Kürtler ve Türklerin ortak mücadelesini, Kürt halkının varlığı bile Türkiye siyasi tablosunda bir meçhul ya da üzeri tamamen örtülmüş bir hakikatti. Kürtler bu örtüyü yırtıp, tüm devrimcilikleriyle birlikte ortaya çıktıktan sonra Deniz’in aslında neyi söylemek istediğini hepimiz çok daha iyi anladık. O yüzden ne zaman sıra onların hayatlarını ne için feda ettiklerini öğrenmeye gelse Deniz’in hatırasını bastırmak ya da onu silikleştirmek için bu hayati anın karartıldığını görüyoruz. Darağacında son nefesini vermeden önce  ‘Yaşasın Marksizm-Leninizm’ diye haykıran Deniz’i bir tür milliyetçi, bir tür Atatürkçü olarak, tanıtma gayretleri de onun Kürtlerle Türklerin devrimci ortaklığının simgesi olduğunu unutturmakla ilgilidir. O yüzden her idam yıl dönümlerinde bu hatırayı ve bu hafızayı yeniden kazanmamız da çok önemli.” 
 
‘DENİZLER DE AÇLIK GREVİNE GİRDİ’
 
Denizlerin temsil ettikleri ya da sürdürdükleri çizgi açısından bakıldığında onların her türlü eşitsizlik, haksızlık, zulüm, adaletsizlik karşısında ayrım gözetmeksizin harekete geçeceklerini ve hareket etmek içinde ellerinde olmayan imkanları bile seferber edebileceklerini söyleyen Kürkçü, “Denizler kendileri de idama mahkum olduktan sonra açlık grevine başlamışlardı. Elbette bu açlık greviyle kendi hayatlarını kurtarmaya çalışmıyorlardı. Fakat, bu cezayı boyun eğerek, çaresizce ve hiçbir şey yapmadan karşılamak yerine bunun karşısında bir tutsağın takınabileceği biricik tavrı, en güçlü tavrı takınarak, tutum aldılar. Açlık grevini sadece idam sehpasına sağlam adımlarla yürümek kaygısıyla sona erdirmişlerdi ama çok açık ki, açlık grevinin onların hayatında da ölümlerinde de bir anlamı ve bir yeri vardı” diye dile getirdi. 
 
‘MEŞRU BİR TUTUM OLMAYACAK’
 
“Cezaevlerindeki açlık grevlerinin anlamını kavrayabilmemiz için bunların mutlaka Türk ve Kürt halklarının ortak mücadelesi paydasına bağlanması şart değil” diyen Kürkçü, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu bir ortak mücadele olsaydı da olmasaydı da tecrit altında tutulan, ezilen, hakkı inkar edilen herkesin hakkını savunmak, tanımı gereği bir sosyalistin, bir devrimcinin önündeki başlıca iştir. O nedenle bizim ortak mücadelemizin bütün boyutları içerisinde baktığımızda Sayın Öcalan üzerinde uygulanmakta olan tecridin aslında Türkiye düzeninin bir nişanesi, bir sembolü olduğunu ve bugün karşı karşıya kaldığımız büyük siyasal ve toplumsal açmazın da kilidi olduğunu düşünüyorum. Bu kilidi kırmak istemek kadar meşru bir tutum olmayacağını eminim. Denizler de yıkılmayı hak eden bir diktatörlük altında aynı muhakemeyi yürütürlerdi, çünkü bunu kendi yaşamlarında bizzat deneyimlemişlerdi.” 
 
MA / Sadiye Eser 
 

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.