DOLAR 7,8187
EURO 9,3602
ALTIN 449,83
BIST 1.329
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Az Bulutlu

Leyla Güven: Halkların mücadelesiyle tecridi kıracağız

07.11.2020
A+
A-

İSTANBUL – DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, 200 gün süren açlık greviyle tecrit politikalarında bir gedik açtıklarını, ancak mutlak tecridin halkların mücadelesiyle kırılabileceğini vurguladı. KDP’nin tutumunu eleştiren Güven, “Kürtleri birbirine düşürmeye çalışan kesimlerin oyunlarına gelmeyin” çağrısı yaptı. 

PKK Lideri Abdullah Öcalan, Kürt sorununa dair izlenen politikalarla koşut biçimde “çözüm süreci” gibi kimi dönemlerde esnese de İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı Cezaevi’ne konulduğu 1999 yılından bu yana tecrit altında tutuluyor. Çözüm sürecinin AKP eliyle sonlandırılmasının ardından devlet ile İmralı Heyeti’nin gidip geldiği adanın kapıları kapatıldı. Avukatların ardından aile görüşleri de engellenerek, tecrit politikası derinleştirildi. 
 
Devreye sokulan bu ağırlaştırılmış tecrit nedeniyle o dönem Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven, 7 Kasım 2018’de çıktığı dava duruşmasında Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle açlık grevine başlayacağını duyurdu. Güven’in 8 Kasım günü başladığı açlık grevi, çok geçmeden kimi cezaevlerinde girilen ölüm oruçları ile birlikte bütün cezaevlerine yayıldı. Eyleme katılanların sayısının günden güne büyümesi ve toplumsal tepkilerin artmasıyla devlet İmralı’nın kapılarını açmak zorunda kaldı ve avukatları 8 yıl aradan sonra Öcalan’la 5 ayrı görüşme gerçekleştirebildi. 
 
7 Ağustos 2018 tarihinde yapılan son görüşmesinden sonra avukatlarca yapılan tüm görüşme başvurularına ne olumlu ne de olumsuz hiçbir yanıt verilmedi. 2009 yılında kaleme aldığı 156 sayfadan oluşan “Yol Haritası” gerekçe gösterilerek 23 Eylül’de Öcalan ve diğer tutuklular hakkında 6 ay avukat görüş yasağı getirildi. Getirilen bu yasağın ardından avukatlarca yapılan başvurulara ret yanıtları verilmeye başlandı. Bu yönde bir yasak kararı olmamasına rağmen aile görüş başvurularına ise hiçbir cevap verilmiyor. 
 
23 Ekim’de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Daimi Komitesi, İzleme Komitesi’nin Türkiye’ye ilişkin hazırladığı raporu onayladı. Rapora, İmralı’da süren tecridin kaldırılması yönünde bir madde de eklendi. Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Michael Roth, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (CPT) raporu doğrultusunda Öcalan’ın avukatları ve ailesinin tutulduğu İmralı Cezaevi’ne gidişlerine izin verilmesi konusunda Türkiye’ye çağrıda bulundu. 
 
DTK, TJA, DBP ve HDP de, 2 Ekim’de ortak açıklamayla “Birliği kuralım, tecridi kıralım, özgürlüğü sağlayalım” kampanyasının startını verdi. Öcalan’a dönük tecridin son bulması için 200 gün açlık grevinde kalan DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, bu eyleminin yıldönümünde Öcalan’a dönük tecrit, yasak ve kısıtlamalar, tecridin bölgeye etkileri, Avrupa’dan gelen açıklamalar ve başlattıkları kampanyaya dair sorularımızı yanıtladı.
 
Öcalan’a yönelik ağır tecrit koşullarına karşı 8 Kasım 2018 tarihinde sizin öncülüğünüzde başlayıp, bütün cezaevlerine yayılan açlık grevi 200 gün sürdü. Açlık grevi ve ölüm oruçlarının ikinci yıldönümüne girerken, başlatılan eylem amacına ulaştı mı?   
 
Açlık grevi öncesinde tecritle ilgili çeşitli açıklamalar yaptık. Bu tecrittin sıradan bir olay olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti devletinin 21 yıldır uluslararası komploda rol alan bütün güçlerle birlikte tecridi bilinçli bir şekilde uyguladığını belirtmiştik. Bunları belirtmemize rağmen tecrit ağırlaştırılarak sürdürüldü. 
 
Kürtler adına siyaset yapan ancak birçok etnik kimliği içinde barındıran DTK Eşbaşkanı olarak, tecride dikkat çekmek için açlık grevine başladım. Ancak öngöremediğim bir şekilde açlık grevi tüm cezaevlerine yayıldı. Bu anlamda 8 kişi yaşamına son verdi. Eylem, Türkiye’de ciddi baskıların olduğu bir dönemde başladı. Bu eylemle bütün dünyaya bu tecridin Sayın Öcalan’a yapıldığını duyurmak, aynı zamanda bu tecridin kaldırılması için Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin adım atması gerektiğini anlatmak için yola çıktım. Bu eylemi tamamen kendi bireysel kararım ve öz irademle aldım. Biz o süreçte özgürlük maratonunu yürüttük. Belki bugün tekrar denilebilir; “Tecrit devam ediyor.” Fakat bu tecridin uluslararası boyutu olan özel bir uygulama olduğunu bilmek gerekiyor. O süreçte tecride karşı bir gedik açabildik ve eylem amacına ulaştı. 8 yıl aradan sonra 5 avukat görüşmesi gerçekleşti ve Öcalan’ın sesini dışarıya ulaştırabildik. Ancak mutlak tecrit halkların mücadelesi ile kırılabilir.
 
Tecridin bugün hala devam etmesini neye bağlıyorsunuz?
 
Sayın Öcalan’ın Türkiye’ye getiriliş biçimi ve o dönem bu komploda yer alan ülkelerin bugün Ortadoğu’da yapmak istediklerine bakmak gerekir. Bu güçler birbirinden bağımsız hareket eden güçler değil. 1998 yılında Sayın Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması için çaba sarf eden güçler aynı zamanda Sayın Öcalan’ı Türkiye’ye teslim edilmesini sağladılar. Sayın Öcalan’ı Türkiye teslim eden güçler öyle boş boş Ortadoğu’ya gelmiş değiller. Bu güçler Ortadoğu’da daha çok alan işgal etmek, bölgenin zenginlikleri sömürüp, kültürel değerlerini yok etmek istiyorlar.
 
Bahsettiğiniz güçler komployu bu yüzden mi geliştirdi?
 
Sayın Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden güçler aynı zamanda İmralı tecridinin de derinleşmesini sağlayan güçlerdi… Tecrit politikası Türkiye’yi her açıdan zora sokuyor. Ülkenin gidişatının iyi olması için başta bu tecrit politikasının ortadan kaldırılması gerekiyor.
 
Kesinlikle öyle. Sayın Öcalan komployu çözümlerken; “Türkiye’nin bu komplodaki rolü gardiyanlıktır” demişti. Aynen de öyle oldu ve Türkiye hala gardiyanlık görevini sürdürüyor. Sayın Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden güçler aynı zamanda İmralı tecridinin de derinleşmesini sağlayan güçlerdi. Yani tecrit ağırlaştıkça Sayın Öcalan’ın Ortadoğu’ya dair söylediği sözler dışarıya çıkmamış oluyor. Bu güçler Türkiye’yi kullanarak, tecridi derinleştirerek kriz ve kaosların önünü açıyorlar.
 
Tecrit politikası Türkiye’yi nasıl etkiliyor?
 
Tecrit bu günün meselesi değil. 21 yıldır devam eden bir meseledir. Bu 21 yıl içinde zaman zaman görüşmeler olsa da özünde tecrit hep vardı. İmralı Adasının kendisi tecrittir. Devlet istediği zaman tecrit koşulları hafifledi, ancak ne zaman isterse yeniden ağırlaştırıyor. Tecrit politikası Türkiye’yi her açıdan zora sokuyor. Ülkenin gidişatının iyi olması için başta bu tecrit politikasının ortadan kaldırılması gerekiyor. Sadece o da değil, dünyada en çok tecritte kalan kişi Nelson Mandela’dır. Mandela o dönemki kendi ülkesinin iktidarı tarafından direk baş müzakereci olarak tanındı ve kendi halkına liderlik edebilecek şekilde dışarı çıkarıldı. Dünya örnekleri bunları gösteriyor. Bu tecritte ısrar etmek şiddette ve savaşta ısrar etmektir. 
 
Onun için Türkiye’de iktidarlar değişebilir ancak devlet zihniyeti olarak sürdürülen zihniyet değişmeden Kürt’ü yok etme konsepti hiç değişmeyecek. Bu konsepte son verilmesi gerekiyor. Bunun içinde tecridin kaldırılması gerekiyor. Başka türlü mümkün değil.
 
 CPT’nin İmralı raporunun ardından AKPM Daimi Komitesi de bir rapor açıkladı. Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Roth, Öcalan’ın avukatları ve ailesiyle görüştürülmesi için Türkiye’ye çağrı yaptı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Uygulanan mutlak tecrit tüm dünyanın gözleri önünde yaşanıyor. Bugün Avrupa’nın her ülkesinde yaşayan Kürtler ayaktalar. Yani Avrupalı kurumların ve devletlerin bundan habersiz olmaları mümkün değil. AKP’nin uyguladığı soykırım politikaları karşısında Avrupa sessizliğini bozmuş değil. Türkiye’nin de altına imza attığı uluslararası sözleşmeler var.  CPT bu uluslararası kurumlardan biridir. 
 
Dolayısıyla CPT’nin bu işkenceler karşısında sadece 6 ayda bir gelip rapor hazırlayıp, ne zaman hesabına gelirse açıklayıp, bunun karşısında da hiçbir yaptırım uygulamayan tarzını kabul etmek mümkün değil. 
 
Bu tutum Avrupa demokrasisi ile bağdaşmıyor ve güvenilirliğini yitiriyor. Bugün Avrupa kurumlarının birçoğu ciddi anlamda güvenilirliğini yitirmiş durumda. CPT’nin İmralı Cezaevine ilişkin hazırladığı rapor önemliydi. Aslında malumun itirafıydı. Ancak yıllardır tecridin kalkması için Kürtler mücadele ediyor. En son yapılan açlık grevinde 8 Kürt genci tecrit kalksın diye yaşamlarını kaybettiler. Binlerce tutsak bedenini ölüme yatırdı. Tüm bu eylemlerin ardından CPT İmralı Cezaevine gelmek zorunda kaldı ve hazırladığı raporda mevcut tecrit durumunu tescilledi. CPT geliyor, görüyor, gittiğinde “Türkiye’nin bunları yapması gerekiyor” tespitinde bulunuyor. Türkiye bu tavsiyelerin hiçbirini yapmıyor. 
 
Peki, tüm bunların anlamı nedir? 
 
CPT, Türkiye’ye gelip sadece rapor tutup gidemez. Raporda tespit edilen hak ihlallerin gereğini yapması gerekiyor. CPT’nin de Avrupa Konseyi’nin de tecride ilişkin söyledikleri önemlidir ama biz bu tespitleri aktif olarak bir şeye dönüşmesini istiyoruz. Türkiye’ye bunları yaptırmaları gerekiyor. Bu konuda Adalet Bakanlığı’nı göreve çağırmaları gerekiyor. En son Almanya’da yapılan çağrının bu anlamda önemli olduğunu düşünüyoruz.
 
Öcalan’a getirilen 6 aylık avukat görüş yasağına gerekçe “Yol Haritası” gösterildi. O dönem aktif siyaset içerisinde yer alan bir isim olarak ne vardı bu Yol Haritası’nda? 
 
Sayın Öcalan 21 yıl önce İmralı’ya getirildiğinde Kürt sorununun demokratik çözümü ve halkların bir arada yaşayabilmesi için ‘Demokratik Cumhuriyet’ çözüm modelini ortaya attı. Sayın Öcalan, bu çözümü sadece ortaya atmakla da kalmadı, onu geliştirdi ve nasıl uygulanması gerektiğini söyledi. 2009’da hazırladığı Yol Haritası, ortaya konulan çözümün ete kemiğe bürünmüş hali olduğunu söyleyebiliriz. 
 
Sayın Öcalan’ın çözüm çabasına devlet, KCK operasyonları ile cevap verdi. Nerdeyse her yerde yapılan operasyonlarla binlerce kişi gözaltına alındı ve aralarında belediye başkanları ve siyasetçilerin olduğu yüzlerce kişi tutuklandı. Çözüme dair tam da bir yol haritasının çıktığı bir dönemde devlet, ‘hayır ben barışmayacağım, savaşmak istiyorum’ dedi. Sayın Öcalan’ın sunduğu çözüm önerilerine devlet hep savaşla karşılık verdi. 2013-2015 yılları arasında yürütülen demokratik çözüm sürecinin bitirilmesi de benzer nedenlerle oldu. Dolmabahçe mutabakatından kısa bir süre sonra çözüm süreci bitirildi ve çözüm süreci içinde yer alan siyasetçilerin çoğu tutuklandı. Hükümet kanadında bu sürecin içinde olanlar bile siyaset dışına itildi. 40 yıllık sürece bakıldığında Sayın Öcalan’ın çözüm çabalarına devlet hep savaş konsepti ile cevap verdi.   
 
“Birliği kuralım, tecridi kıralım, özgürlüğü sağlayalım” kampanyasına gelecek olursak. Bu kampanyayla nasıl bir sonuç yaratmak istiyorsunuz?
 
Kürtlerin dostu gibi görünen ama aslında alttan altta Kürtleri birbirine düşürmeye çalışan kesimler var. KDP maalesef bu oyuna gelmek üzere. Peki, bu kime kazandıracak? Ellerini ovuşturup bekleyen Türkiye’ye kazandıracak. Bizim bu oyunlara gelmememiz gerekiyor.
 
Bu hamle oldukça önemli bir hamledir. Dünya bir değişim yaşıyor ve bu değişim içerisinde örgütlü olan, ayakta kalan, güç olan kesimler kendi statülerini elde edecektir. Ama yeterince rol almayıp, seyirci olanlar tarihten silinecektir. Kürtlerin artık kaybetme hakkı ve lüksleri yok. Çünkü Kürtler var olabilmek için ağır bedeller ödediler. 
 
Federal Kürdistan Bölgesi’nde yaşanan yıkımlarda on binlerce Kürt yaşamını yitirdi. Türkiye’de 40 yıllık savaş sürecinde devletin resmi verilerine göre; 50 bin insan yaşamını yitirdi. Kuzey ve Doğu Suriye’de, DAİŞ ve Türkiye saldırılarında 12 bin insan yaşamını yitirdi. Biz Kürt’üz ve bizim Kürt olmaktan kaynaklı haklarımız var. Dilimiz, kültürümüz var. Biz kendi kendimizi yönetmek istiyoruz. Bu hamle 7’den 70’e Kürt halkının ayağa kalkıp faşizme, işgale yeter özgürlük zamanıdır demenin adıdır. Dili, kültürü, kimliği inkar edilen halkın artık özgür olması gerekir. 
 
İşgal edilen kentlerin artık kendi sahiplerine teslim edilme zamanıdır. Bugün Efrîn, Girê Spî ve Serêkaniyê Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çetelerinin işgali altında. Bunların hepsini sonlandırmak için başlatılan hamle çok önemli. 2 Ekim tarihinde Diyarbakır’da bütün Kürt kurumlarının katılımı ile bir açıklama yaptık. Bu açıklamada gelişen her türlü zulme karşı demokratik zeminde mücadeleyi yükselteceğimizi söylemiştik. Önümüzdeki dönemde bu konuda önemli gelişmeler açığa çıkacaktır.
 
 Kürtlerin geleceği konusunda diğer Kürt parti ve örgütlerinin omuzlarına düşen sorumluluklar var mı?
 
Kürtler adına hareket eden herkes bilmelidir ki bu hamle partileri aşan bir hamledir. Bu meseleye doğru yaklaşmazsak lokal kalır. Lokal çözümler artık bizim sorunumuzu çözmüyor. Bugün Rojava, Güney Kürdistan toprakları işgal tehlikesiyle karşı karşıyadır. Güney Kürdistan’da MİT cirit atıyor. Bunun nedeni de Kürtlerin en ufak bir kazanım elde etmemesi içindir. Dolayısı tecrit meselesini basit ele alamayız. Tecrit bugün yaşanan tüm sorunlarla bağlantılıdır. Bunu böyle ele alıp, hamleyi de buradan sahiplenmek gerekiyor. 
 
Bakın şimdi Kürtlerin dostu gibi görünen ama aslında alttan altta Kürtleri birbirine düşürmeye çalışan kesimler var. KDP maalesef bu oyuna gelmek üzere. Peki bu kime kazandıracak? Ellerini ovuşturup bekleyen Türkiye’ye kazandıracak. Bizim bu oyunlara gelmememiz gerekiyor. Sayın Öcalan’ın barışa dair defalarca manifesto niteliği taşıyan değerlendirmeleri oldu. Bunların hiçbiri değerlendirilmedi. Türkiye’nin derdi barış değil! Öyle olsaydı Öcalan’ın söyledikleri dikkate alınırdı. Güney Kürdistan yönetiminin bunları görmesi gerekiyor. Güney Kürdistan’da elde edilen statü bütün Kürtlerin statüsüdür. Oradaki irade hepimizin iradesidir. Oradaki halk yaşamını bedenini koymuştur, o statüyü elde etmek için. Şengal’li DAİŞ çeteleri işgal etti. Güney Kürdistan yönetimi bu işgale güç getiremedi. Ama Kürt güçleri oranın imdadına koştu. Şimdi DAİŞ barbarları buradaki statümüzü bozmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunların hepsini görmeden politika yaparsak olmaz.
 
 Bu süreç sizler açısından nasıl gidiyor?
 
Umudumuz çok yüksek. Çok moralliyiz, asla moralimizi bozmuyoruz. Biz örgütlü, kararlı ve politik bir halkız. Bu halkın bundan sonra kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu biliyoruz. Devlet başlatılan hamlenin önemini görüyor ve onu bastırmaya çalışıyor. Ama onların ne kadar engellemeye çalışırsa çalışsın bizim de o kadar bunun karşısında mücadele etme gücümüz var. Hiçbir faşist dikta rejim kendiliğinden gitmemiştir. Halkların mücadelesi karşısında gitmişlerdir. İşte halkların mücadelesi de son yıllar da önemli aşamalar kaydetti. Biz her şeye rağmen bir araya geleceğiz, örgütleneceğiz ve halkların kendisini özgürce ifade edebileceği bir yaşamı yaratacağız. Önümüzde güzel günler var. Ama bu günleri getirmek bize bağlı. Bizler kararlıkla ve yüksek moralle bu hamle sürecine katılacağız. Bu süreçte başta kadınlar olmak üzere herkese başarılar diliyorum.
 
MA / Erdoğan Alayumat

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.