DOLAR 8,5492
EURO 10,0853
ALTIN 495,44
BIST 1.352
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 29°C
Gök Gürültülü
İstanbul
29°C
Gök Gürültülü
Paz 30°C
Pts 31°C
Sal 32°C
Çar 32°C

Metin Bakkalcı: Açlık grevlerine dair müzakere ortamı yaratılmalı

31.01.2019
A+
A-

Yakın dönemde birçok açlık grevi sürecini takip eden TİHV Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, hükümetin sessizliğini eleştirerek, açlık grevindekilerle müzakere ortamının yaratılması çağrısı yaptı.

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle başlatılan açlık grevi eylemleri devam ediyor. Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Leyla Güven’in cezaevinde başlattığı eylem 85’inci gününde Diyarbakır’daki evinde devam ederken cezaevlerinde ise her gün yeni tutuklular eyleme dahil oluyor.

Tüm cezaevlerinde tecridin kaldırılması talebiyle başlatılan açlık grevi eylemine dair Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Berivan Altan‘a değerlendirmede bulunan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, tecridin bir izolasyon yöntemi olduğunu ve kişinin fiziksel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünün sağlanabilmesi noktasında önemli bir yerde durduğunu söyledi. Tecride dair yıllardır çalışmalar yürütüldüğünü belirten Bakkalcı, “Bir insanın fiziksel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünü koruyabilmesi, sürdürebilmesi, geliştirebilmesi için dış uyaranlara ihtiyacı var. Bu dış uyaranlar olmaz ise bir insan hangi koşullarda olursa olsun o fiziksel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünü ne yazık ki sürdürme olanağından mahrum kalıyor. Dolayısıyla sağlığa doğrudan zararlı bir durum ortaya çıkıyor. Bu dış uyaranları da basit bir şekilde söylemek gerekirse, ışık, ses, insanlarla temas gibi unsurların değişken ve yeterli tozda olması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

‘İMRALI’DA UYGULAMA YASAL DÜZENLEMELERE BİLE AYKIRI’

Her türlü izolasyon yönteminin işkence ve kötü muamele olduğunu dile getiren Bakkalcı, ekledi: “Türkiye’nin üyesi bulunduğu Avrupa Konseyi’nin bir birimi olan İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (CPT) 1993’ten beri bütün raporlarında atıf yaptığı bir konu var. Günde en az 8 saat dış ortamla bir şekilde kapatılan kişinin ilişkisi olması gerekiyor. Türkiye’de bugün itibariyle yaklaşık 260 bin insanın yaşadığı cezaevlerinde bırakın günde 8 saati, meşru 2007’de düzenlenen bir düzenleme ile haftada 10 saat uygulaması bile ne yazık ki uygulanmıyor. Türkiye’de izolasyon sadece İmralı meselesi değildir. İmralı’daki ayrıcalıkları olan bir uygulamadır. Mevcut Türkiye’deki yasal düzenlemelere bakıldığında bile aykırı bir uygulamadır. Hiç kimse için kabul edilemez. Tecrit kabul edilemez, işkence ve kötü muameledir.”

‘CPT KENDİNİ SORGULATMAK DURUMUNDA BIRAKIYOR’

CPT’nin Türkiye ziyaretlerinde birçok kez kendisinin de gelen heyetle görüşme olanağı bulduğunu anlatan Bakkalcı, görüşmelere dair ise şunları söyledi: “Ben de hasbelkader hemen hemen bütün ziyaretlerinde görüşme olanağı buldum. Benim de öncelikli sorularımdan bir tanesi kendilerinin yayınladığı raporu masaya koyarak, orada yer alan tutuklulara günde 8 saat görüşme olanağı yaratılması meselesini sorarım. Yaklaşık 2000’li yıllardan bu yana kendi raporlarında refere ettikleri bu cümleyi Türkiye için kullanmaktan imtina ettiler. Bunları soruyorum ama ben kendi adıma hala doyurucu bir cevap alamadım. Doyurucu yanıt alamadığım için varlık sebeplerinin sorgulanmasına neden olduğunu söylüyorum. İnsan hakları ihlalleri önlenmesi ve işkencenin önlenmesine yönelik son derece önemli böyle bir mekanizma varsa ve bu mekanizma bir takım ilkeler ve değerler ortaya çıkardıysa bu amasız ancaksız her ülkede uygulanmak durumundadır. CPT’nin böyle bir görevi var. CPT bu konuda her türlü eleştiriye maruz kalmak durumundadır. Bugüne kadar bu duruma bir açıklama getirmediler.”

‘İNSANLAR KENDİNİ İFADE EDEMİYOR’

Cezaevlerinde başlayan açlık grevlerine dair de Bakkalcı, şöyle konuştu: “Bir tıp insanı olarak, insan hakları mücadelesi veren biri olarak insan bedenine zarar verici her türlü eylem kabul edilemez. Ama buradaki mesele bizim buna nasıl yaklaştığımız konusu değil. Nasıl oluyor da bir insan kendisini ifade etme alanı olarak kendi bedenine zarar verecek bir kısıtlılık içerisinde hissedebiliyor. Sonuçta açlık grevi denen eylem bir insanın bir konuda kendisini ifade ettiği alanların bütünüyle daraldığını, sonuç alamadığını gördüğünü ve son çare olarak kendi bedenine zarar vererek, kendisini ifade etme, yani kendi yaşamını sürdürme eylemidir. Buradaki derin paradoks aslında bu insanlar ölmek istemiyor.”

‘ONLAR ÖLMEYİ DEĞİL ONURLU BİR YAŞAMI İSTİYOR’

“Açlık grevleri o kişinin bu kişinin doğru bulması meselesi değil” diyen Bakkalcı, şöyle devam etti: “Cezaevlerindekiler açısından bir insanın kendini ifade etme alanının kendi bedenine kadar daralmasını gösteren bir durumdur. Bunu hissedebilmek gerekir. Bunu hissettikten sonra bunun ortadan kaldırılması, insanı esas alarak çözümü de olağanüstü derecede mümkündür. Bugün bile bitebilir yeter ki böyle bir irade ortaya çıkabilsin. Eğer böyle bir irade ortaya çıkmazsa çok üzgünüz ki ne kadar açlık grevi yapanlar ölmek yerine onurlu bir yaşamayı hedefliyorsa da kaçınılmaz olarak, yeterli gıda ve sıvı alamamanın herkesin tahmin edebileceği gibi vücuttaki yıkımı yüzünden hayati tehlikeleri de kaçınılmazdır. Dolayısıyla toplum olarak bu konuda sorumluluğumuz var.”

‘HER BİR KİŞİNİN DURUMUNUN ÖZGÜNLÜĞÜ VARDIR’

Açlık grevlerinde gün sayımının tehlikeli bir konu olduğunu dile getiren Bakkalcı, açlık grevindeki her kişinin durumunun farklı ele alınması gerektiği uyarısında bulundu. Her bir kişinin o güne kadar yaşadığı sağlık sorunlarının farklı olduğuna dikkat çeken Bakkalcı, “Açlık grevindeki kişilerin içinde bulunduğu koşullar, o koşullar içerisinde gerçekleşebilecek olası başka bir takım rahatsızlıklar bu süreci belirlemede kritik unsurlardır. Dolayısıyla biz zaman zaman bu güne kadar tekrarlayan deneyimlerden kimi günler söylüyoruz. Ama bunları genel kabul olarak görmemek lazım. B1 vitaminin ne denli hayati olduğu, yeterli sıvı alımı, şeker, tuz ve karbonat alımının ne denli önemli olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Yeterli sıvı alımına dikkat edilmeli. Kritik ehemmiyete sahip içinde bulunduğu koşulların ısısı, nemi, güneşten yararlanıp, yararlanmama konusu, bulunduğu koşullardaki unsurlar önemlidir” diye belirtti.

‘CEZAEVLERİ SAĞLIK KURULUŞLARINA AÇILMALI’

Cezaevlerinde bulunan açlık grevindeki tutukluların kendi tercih ettiği hekimler tarafından tedavi edilmesinin çok önemli olduğunu da vurgulayan Bakkalcı, bunun herkes gibi tutukluların hakkı olduğunu ve bir lütuf olmadığının da altını çizdi. Pek çok cezaevinden bu noktadan talepler geldiğini söyleyen Bakkalcı, TTB, SES gibi sağlık örgütlerinin de bu noktada çağrısı olduğunu hatırlatarak, cezaevlerinin kapılarının açılması gerektiğini belirtti. Bakkalcı, özellikle bağımsız sağlık heyetlerinin cezaevlerinde devam eden açlık grevlerindeki olumsuzlukları önlemede önemli bir rol ve misyonu olduğunu bu noktadaki girişimlerinde hükümet tarafından sonuçsuz bırakılmaması gerektiği yönünde çağrısını yineledi.

‘MÜZAKERE ORTAMLARI OLUŞTURULMALI’

Açlık grevcilerinin talebinin karşılanması için müzakere ortamı yaratılması gerektiğine işaret eden Bakkalcı, “Bunun için uygun müzakere ortamlarına ihtiyaç var ama Türkiye’de ne yazık ki içinde bulunduğumuz ortamlarda bu müzakere ortamları da örselendi, tahrip oldu ve ortadan kalktı. 19 Aralık 2000 tarihinde 2’si güvenlik görevlisi 32 insanın yaşamına mal olan ve adına çok trajik olarak ‘hayata dönüş operasyonu’ denilen bir operasyon süreci yaşandı bu ülkede. Bu sürecin hemen öncesinde benim de içinde yer aldığım bir heyet o dönemde Adalet Bakanı ile sürekli toplantılar halinde müzakere süreci yürütüyordu. Her ne kadar başarılı olmasa da bir müzakere ortamı vardı. Bundan sonra müzakere ortamlarının adım adım ortadan kaldırıldığına tanıklık ettik. 2012 yılında benzer gerekçelerle Türkiye cezaevlerinde yaygın açlık grevleri var idi. Her ne kadar 2000’li yıllardaki gibi birlikte bir ortak aklı çıkarmaya yönelik uygun bir müzakere ortamı yaratılmamış olsa bile Adalet Bakanı tarafından belirlenmiş bir müsteşar yardımcısıyla o süreçteki sorunları aşma doğrultusunda adımlar atabiliyorduk. Bugün itibariyle baktığımızda bu da kaldırılmış durumda. Geçtiğimiz haftalarda İnsan Hakları Derneği bir heyet ile birlikte Adalet Bakanı ile görüştü ancak bu dinamik bir süreç değil. Öncelikli olarak bu ve benzeri konularda müzakere süreçlerinin önünün açılması önemli” dedi.

‘CEZAEVLERİNDEKİ OLUMSUZ BİR DURUMDAN HÜKÜMET SORUMLUDUR’

Cezaevlerinde yaşananların sorumlusunun siyasi hükümet olduğunu vurgulayan Bakkalcı, hükümetin tutukluların tüm haklarını koruma görevi olduğu hatırlatmasında bulundu. Hükümet kanadındaki sessizliğin kendisine verilen sorumluluğu yerine getirmeme olduğunu ve bunun kaygı verici bir hale doğru evirildiğini kaydeden Bakkalcı, “Hükümet 81 milyon insanın günlük yaşamında haklarıyla donatılmış bir şekilde yaşayabilmesini kolaylaştırıcı bir makamdır. Bu sessizliği kabul etmek mümkün değildir. İktidara bu görevi veren toplumunda bir sorumluluğu var. Toplumun da sorumluluğunu yerine getirmesi ile birlikte bu sessizlik ortadan kalkacaktır. Biran önce bir kişinin bile yaşamını yitirmeden ya da yanı sıra kalıcı bir rahatsızlık düzeyine ulaşılmadan bir yol bulunmalıdır. Bu bir lütuf değil onların bir sorumluluğudur” diye belirtti.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.