DOLAR 6,7688
EURO 7,6343
ALTIN 366,99
BIST 8,5849
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 29°C
Az Bulutlu

Ömer Bölüm’ün söyleşisi: Sinema ile geçen bir ömür

06.05.2020
A+
A-

Yeşilçam tarihi üzerine yaptığı çalışmalar ve yayınladığı kitaplar ile tanınan usta Yazar ve Yönetmen Mesut Kara, Özgür Manşet’den Ömer Bölüm’ün sorularını yanıtladı.

Mesut Kara, çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği, 1961 yılında İstanbul Kartal’da doğdu. Lise sonrası üniversite eğitimi için gittiği ve 3 yıl kaldığı Ankara’da, DTCF’de (Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi) 1 yıl Klasik Felsefe (Klasik Yunan Dili ve Edebiyatı), 2 yıl da Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde eğitim gördü. Okulu yarım bırakıp İstanbul’a döndükten sonra uzun süre grafik tasarımcı olarak reklam sektöründe çalıştı. Kara, bir yandan da lise yıllarında başlayan yazın çalışmalarını sürdürüyor, yerel gazetelerde yazı ve söyleşiler yayınlıyordu. Yitik adlı öykü 1985 yılında Gökyüzü adlı dergide yayınlandı. O günden bu yana, dergilerde, gazetelerde yazmayı, yayınlamayı sürdürüyoru. Gazete yazarlığını da haftalık yazılarıyla Evrensel gazetesi Pazar sayfalarında sürüyor.

Bugüne dek 8 kitabı yayınlandı Kara’nın. Sırasıyla isimleri şöyle: Artizler Kahvesi, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler, Yeşilçam Hatırası, Pendikli Yıllar Sinemasal Anılar, Sinema ve 12 Eylül, Mülksüz ve Çıplak, Benim Sinemacılarım, Devlet, Toplum ve Sinema. Ayrıca ortak kitaplarda yazıları ve dosyaları yer aldı. Yönetmen ve metin yazarı olarak 4 belgesel film çekti. Birçok belgeselde yardımcı yönetmen, danışman senaryo-metin yazarı olarak yer aldı. 2008 yılının Ağustos ayında beyin damarlarımdaki tıkanma sonucu felç geçirdi; sol yanında oluşan ciddi güç ve his kaybı nedeniyle aylar süren tedaviler sonrasında, doğup büyüdüğü, anılar biriktirdiği İstanbul’dan ayrılıp Ege’ye yerleşti. Kara, Gazete, dergi, kitap yazarlığını, film çalışmalarını 2010 yılından bu yana yerleştiği Kuşadası’nda sürdürüyor.

Mesut Kara, Türk sinemasından Kürt sinemasına, bağımsız sinemadan, yeşilçam sinemasına kadar bir çok ayrıntıyı gazetemizle paylaştı. Evrensel gazetesinde periyodik olarak sinema yazıları kaleme alan usta yazar Kara, geçmiş yıllarda yaptığı film çalışmalarıyla da biliniyor. Ayrıca televizyon kanallarında metin yazarlığı, reklam filmlerinde sanat yönetmenliği deneyimleri de bulunan Kara, şimdilerde Aydın’ın Kuşadası ilçesinde sakin, huzurlu bir hayat sürüyor.

Sinema ilginiz, serüveniniz ne zaman başladı?

Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği Kartal o yıllarda neredeyse herkesin birbirini tanıdığı küçük, şirin bir balıkçı kasabasıydı. İstanbul’un da sahilleriyle, plajlarıyla, sinemalarıyla, çay bahçeleriyle renkli hayatların yaşandığı masal gibi yıllarıydı. Neredeyse her mahallede bir sinema vardı ve halkın en önemli eğlencesi yazlık-kışlık salonlarıyla sinemalardı. Benim çocukluk yıllarımda Kartal’da bile 10 sinema salonu vardı. Özellikle yazlık bahçe sinemaları ayrı bir eğlence alanı, ayrı bir güzellikti. Kartal’ın, Pendik’in sinema salonlarında yüzlerce film izledim. İzlediğim o unutulmaz filmlerde unutulmaz karakterleri canlandıran, unutulmaz oyuncular tanıdım ve hepsini çok sevdim. Sinemaya ve sinemacılara ilgim, onları yazma isteğim de o yıllarda başladı, sonraki yıllarda şekillendi, yolum Beyoğlu’nda yaşadığım yıllarda Yeşilçam’la ve sinemacılarla kesiştiğinde de yazmaya, yayınlamaya başladım.

Her Biri Kalbime, Belleğime, Bilinçaltıma Yazıldı’

Şimdiye dek sinema üzerine birçok makale, köşe yazısı ve kitap kaleme aldınız. Yazdığınız kitapların çoğu Yeşilçam üzerine yazılan kitaplardı. Yeşilçam’ı bu kadar önemsemenizin altında yatan nedenler nelerdir?

Yeşilçam’a ve sinemaya emeği geçmiş bütün sinema emekçilerine bir vefa borcu diyebilirim. Bütün dallarıyla sanat, insan kalabilmenin biricik aracı olarak sürdürür varlığını. Sanat hayattır ve insanları buluşturur, birleştirir, bilinçlendirir, farkındalıkları çoğaltır. Hayatı halkların, insanların kardeşlik bahçesine dönüştürür. Sinema hepimizin kalbinde yatan aslandır. Yaşımız kaç olursa olsun, beyazperdede izlediğimiz filmlerin etkisiyle hülyalara dalar, sinemanın bize sunduğu büyülü dünyalarda yolculuğa çıkarız. İzlediğim Yeşilçam filmlerinde hep iyi, sevimli ve babacan olan Hulusi Kentmen, Vahi Öz, Suphi Kaner, Nubar Terziyan, Necdet Tosun, Hüseyin Baradan, Osman Alyanak kadar, sevimli kötü adam Ahmet Tarık Tekçe´yi, çirkin fakat hüzünlü Danyal Topatan´ı, genç kızların içkilerine ilaç koyarak kötülük yapan Önder Somer´i, Bilal İnci´yi, Kenan Pars´ı hep çok sevdim. Yeşilçam’ın unutulmaz filmleri, o filmlerin unutulmaz oyuncuları hepimizi büyülü dünyalarına almışlardı.

İnançlı sinemacıların, her biri doğal yetenek olan oyuncuların olanaksızlıklar içinde ortaya çıkardıkları filmler halk tarafından beğeniyle izleniyordu. Melodramlarda ağlayan izleyici macera filmlerinde “esas oğlanın” kötü adamı dövdüğü sahneleri, filmin kahramanını alkışlıyordu. İzleyici Kral Ayhan Işık’ı, Çirkin Kral Yılmaz Güney’i, Malkoçoğlu Cüneyt Arkın’ı, Karaoğlan Kartal Tibet’i alkışlarken, kötü adamlar yuhalanır, ıslıklanırdı. 1970’li yılların başına kadar sürdü bu durum.

İşte o büyülü yıllar da tanıdım, izledim Yeşilçam filmlerini ve o filmlerin unutulmaz oyuncularını. Her biri kalbime, belleğime, bilinçaltıma yazıldı büyük bir sevgi ve hayranlıkla. Bütün bu nedenlerle ve duygularla önemsedim ve yazdım Yeşilçam’ı.

‘Yeşilçam’da Sistem Farklıydı’

Türkiye’de sinema’nın tekelleşmesi beraberinde hangi olumsuzlukları getiriyor?

Türkiye de sinema sektöründe bir yapımcı tekelleşmesi söz konusu değil. Hiçbir zaman tam anlamıyla sektör olamadığından yapımcılar, sinemacılar arasında bir tekelleşme olamadı. Büyük şirketler, küçük şirketler oldu hep. Yeşilçam’da sistem farklıydı zaten. Sinema salonlarını da elinde bulunduran bölge işletmeleri dağıtımcıları vardı ve film üretim biçimini onlar belirliyordu. Seyirci talebine, gişeye, iş yapan filmlerin konularına ve seyirci çeken star-oyuncuya göre film yapmasını istiyorlardı yapımcılardan. Örneğin konu önemli değil Ayhan Işık’lı-Belgin Doruk’lu ya da konu önemli değil Türkan Şoray’lı-Ediz Hun’lu film istiyorum gibi. O dönem, o sistem Yeşilçam’la birlikte bitti.

Günümüzde Türkiye’de sinema salonlarının da sahibi olan çoğu yabancı, uluslararası büyük dağıtım şirketlerinin tekelleşmesi sistemi, “piyasayı” ele geçirmesi söz konusu. Geçtiğimiz günlerde okuduğum Can Rende imzalı “Türk Sinemasında Dağıtım Sorunları ve Tekelleşme” başlıklı bir yazısında şu bilgilere yer veriyordu: “Ülkedeki en büyük dağıtımcılar Warner Bros, UIP, Pinema, Mars, Chantier. Bu şirketler Hollywood’tan gelen filmleri dağıttıkları gibi yerli filmleri de dağıtıyorlar. Yerli dağıtımcılar arasında Bir Film, Medyavizyon, Fida Film, Mars, Özenfilm, M3 Film yer alıyor.

Geçtiğimiz aylarda Mars Entertainment Group’un Bonus’la ortaklığı sona erdi. Biter bitmez de Maximum markasıyla ortaklığa gitti. Cinebonus oldu Cinemaximum. Mars, Maximum ile ortaklığa gittikten sonra AFM sinemalarını da satın alarak bu alandsa bir tekel haline geldi. Çoğu alışveriş merkezindeki sinemaların Mars’a ait olduğunu ve alışveriş merkezleri dışında da artık çok az sayıda sinema olduğunu düşünürsek Mars artık istediği filmleri gösterime sokacak, istemediklerini sokmayacak. Tekelleşme bu yüzden olumsuz sonuçlar doğurur.”

Türkiye’de sinemanın birçok zorlukla mücadele ettiğini biliyoruz. Yüksek bir maliyete sahip olan sinemaya devletin katkısı oluyor mu?

Evet, belli bir oranda yapım desteği sağlayan bir sinema fonu var. Bunu düzenlemek için bir kanun yürürlüğe sokuldu. Buna göre, 1990’da ‘Film Yaptırma ve Destekleme Esasları Yönergesi’ yürürlüğe konuldu ve başvuracak projeler arasından seçim yapmak üzere Kültür Bakanlığı’ndan iki, sinema profesyonellerinden dört, üniversiteden bir olmak üzere yedi üyeden oluşan bir ‘Değerlendirme Komisyonu’ kuruldu. Komisyonun her yıl belirlediği 10-12 film projesine, her birinin bütçesinin yüzde 40’ı oranında destek sağlanmaya başlandı. Bu yardımın ilk yarısı karşılıksız, diğer yarısı da kredi biçiminde veriliyordu. Belgesel ve kurmaca yapımlarla canlandırma filmlerini desteklemek üzere oluşturulan fonun toplam miktarı 13 milyar TL idi. Bunun yalnızca 8 milyar TL’si uzun metrajlı kurmaca film yapımına ayrılmıştı ve 200 milyar TL’lik dilimler halinde Kültür Bakanlığı’na başvuran film projelerinden onaylananlara eşit biçimde veriliyordu. Bu dilimler, yapım giderlerindeki artışa bağlı olarak 300, 400, 600 milyon, daha sonra da 1-2 milyar TL’ye yükseldi. Kültür Bakanlığı, 1990 ile 1995 arasında, fon aracılığıyla toplam 44 uzun metrajlı kurmaca filmin yapımını destekledi ve bu çerçevede 12 genç yönetmen ilk filmini gerçekleştirdi.

‘Sinema, 70’li yıllardan sonra izleyicisini kaybetti’

Türkiye’de oldukça genç bir sinema izleyici kitlesi var. Ancak bu genç kitle daha fazla yüksek maliyetli Netflix dizilerini izliyor. Bu kitleye sinema izleyicisi diyebilir miyiz? Aynı zamanda bir sinema eleştirmeni olarak bu diziler hakkında genel olarak düşünceleriniz nelerdir?

Sinemanın izleyicisini televizyona ve sinemaya alernatif yapılanmalara kaptırması yeni değil tabii ki. Sinema 70’li yılların başında ağır bir kriz yaşarken televizyonun her eve girecek kadar yaygınlaşmasıyla aileden oluşan ana izleyicisini kaybetmişti. Yeşilçam sinemasının ana izleyicisi kadın ağırlıklı ailelerden oluşuyordu. Aileler o tarihlerden sonra birçok nedenle (ekonomi, sokaktaki karmaşa, sinemada yaygınlaşan erotizm vb.) salonlarda film değil evlerinde televizyon izler olmuştu. Sinemanın o seyirci kalabalığı, o tarihten sonra bir daha da salonlara dönmedi. Video döneminde de istediği film ayağına kadar geliyordu. Ardından filmler bilgisayar aracılığıyla vcd-dvd olarak girdi evlere. Sonra internet aracılığıyla. Hep izleyiciyi dışarıdan koparan, eve kapatan bir süreç yaşandı. Aslında insanı yalnızlaştıran kötü bir süreçti bu ve sadece sinemayı etkilemedi. Sanatın birçok dalını, sahne sanatlarını vb. olumsuz etkiledi. Elbette insan ilişkilerini de.

Soruya dönersek, tabii ki çeşitli nedenlerle salondan kopmuş sinema izleyicisi onlar. Günümüzde Netflix ve benzeri film-dizi izleme platformları da özellikle söylediğin genç izleyiciyi sokaktan, salondan koparabiliyor. Bunda yaşadığımız işsizlik ve ağır ekonomik kriz de etkili oluyor. Açıkçası ben daha çok Türkiye’de yapılan sinemayla ilgili olduğum, onları izlemeye bile yetişemediğim için Netflix dizilerini izlemedim, o nedenle bir yorumum da yok.

‘Her şart altında Bağımsız Sinema Yapılabilir’

Türkiye’deki siyasi atmosferi göz önüne alırsak sinemanın bağımsızlığından söz edebilir miyiz?

Dağıtım tekelleri olduğu, bağımsız sinemacıların kendi dağıtım ağlarını oluşturamadıkları ve film yapım giderlerini başka kaynaklardan karşılamak zorunda oldukları sürece sanırım gerçek anlamda bir bağımsızlıktan söz etmek zor. Ama bu bağımsız film, bağımsız sinema yapılamaz anlamına gelmez. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1990’ların sonlarından bu yana çok sayıda bağımsız sinemacı yetişti ve kendi filmlerini yaptılar. Geçmiş yıllarda da Yeşilçam içinde olmalarına karşın Yeşilçam sistemi dışında film yapan yönetmenler vardı. Metin Erksan, Erden Kıral, Ali Özgentürk gibi…

90’lardan Bu Yana Sert Bir Ayrışma, Çatışma, Kutuplaşma Süreci Yaşanıyor’

Ülkede hızla artan bir kutuplaşma var. Bunu sanat alanında da görmemiz mümkün. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de özellikle 90’lardan bu yana sert bir ayrışma, çatışma, kutuplaşma süreci yaşanıyor. Hemen hemen her ayrışma noktasında sert çatışmalar yaşandı. Devleti yönetenler ve yönetmek isteyenler arasında yüz yılı aşkın zamandır süren çatışma tüm topluma yansıyor. Güç dengeleri değiştikçe azalan ya da yeniden kızıştırılan, arkadaşlık, komşuluk ilişkilerine kadar yayılan bu çatışmalar, hayatın bütün alanını olduğu gibi sanat alanını da etkiliyor.

Örneğin bir ulusalcının, ırkçı-milliyetçinin Kürtlerle ilgili bir filme, Kürt sinemasına tahammül etmesi, kabullenmesi, objektif ve hoşgörüyle yaklaşması olanaksız gibi ya da Sünni bir İslamcının, LGBTİ, bireylerle, Alevi’lerle ilgili bir filme sıcak bakması kolay değil. Aslında hep söylediğimiz gibi kendi haline bırakılsa insanlar da, halklar da, milletler de kardeşçe yaşayabilir. Fakat ulusal ya da küresel sistemi yönetenler, yönetmeye alternatif olanlar, büyük şirketler, savaş-silah tüccarları, kan ve gözyaşından beslenen vampirler bu düşmanlıkları yaratıyorlar ve bu çatışmalardan nemalanıyorlar.

Yılmaz Güney Sinemasında Kürt İnsanı, Kürt Kültürü Vardı’

Türk sinemasına hâkim olan bir yönetmensiniz. Peki, Kürt sinemasını araştırma vaktiniz oldu mu? Olduysa beğendiğiniz Kürt yönetmen ve filmleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kürt sinemasını da yakından izliyorum, araştırıyorum, okuyorum tabii ki. Benim çocukluğumdan bu yana sinemadaki “Tanrım”, yol göstericim Yılmaz Güney oldu hep; o da bir Kürt’tü, kendini “Kürt sinemacı” ya da Kürt sineması yapıyorum” diye tanımlamasa da. Kürt insanı, Kürt kültürü vardı onun sinemasında.

Tim Kennedy, Müjde Arslan’ın derlediği “Kürt sineması: Yurtsuzluk, sınır ve ölüm” adlı kitapta “Bölünmüş bir halk olarak Kürtler ve Yılmaz Güney sineması” başlıklı makalesinde “Yılmaz Güney ve Kürt Kimliği” ara başlığı altında şunları yazar: “Onun Kürt kökenlerini açıkça kabul edip ortaya koyması ve Kürt özgürlük hareketini desteklediğini ifade etmesi ise ancak 1982’den, hapishaneden kaçtıktan ve Türkiye vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra mümkün olacaktı. Bununla birlikte Güney’in Kürt kimliğinin çeşitli yönlerini ilerici bir bakış açısıyla nasıl yansıttığını, en önemli döneminin üç filmi olan Umut, Sürü ve Yol’da görebiliriz.”

Sonrasında gelen Kürt sinemacılar, oluşan “Kürt Sineması Yılmaz Güney’in attığı temeller üzerinde yükseldi, yükseliyor. Günümüzde de film yapan Kazım Öz, Hüseyin Karabey gibi Kürt yönetmenler, sinemacılar var ve başarılı, ödüllü filmler üretiyorlar. Bu konuda önemli, değerli kitaplar da yayınlandı. Bunlardan biri sinemacı-yazar Müjde Arslan’ın derlediği “Kürt sineması: Yurtsuzluk, sınır ve ölüm”. (Agora Kitaplığı, 2009)

Kitap 5 ana başlıktan oluşuyor: 1- Kürt sineması: Tarihi ve gelişimi, 2- Direnişin sineması: Yılmaz Güney, 3- Sının ile ölüm arasında: Bahman Ghobadi, 4- Diasporada Kürt sineması, 5- Genç Kürt sineması

Bir diğer kitap da yazar ve sinemacı Soner Sert’in 2019’da Dipnot Yayınları’ndan çıkan kitabı, “Devletsiz Bir Ulusun Sineması.”

Kitap 4 ana başlık altında toplanan yazılardan oluşuyor.

1- Sinemanın Gelişim Sürecinde Siyasal Koşulların Biçime ve Estetiğe Etkisi

2- Kürt Sinemasının Oluşum Süreci ve Yılmaz Güney

3- Kürt Sinemasının Öğeleri

4- Röportajlar

Bir de Müslüm Yücel’in yine Agora Kitaplığı’ndan çıkan (2008) “Türk Sinemasında Kürtler” kitabı var. Kitapta süreç şu cümlelerle özetlenir: “Türkiye’de Kürtler, ilk defa Atıf Yılmaz ve Hüseyin Peyda’yla beyazperdede boy göstermişlerdir. Bu filmin adı ‘Mezarımı Taştan Oyun’, tarih 1951’dir. Yönetmen ve senaryo yazarı olarak Yılmaz Güney’in filmlerinde de Kürtler anlatılır. Ancak Kürtlerin kimlikleri hep gizlidir, adları konmaz. 1990’lar sonrasında yapılan filmlerde ilk kez adı olan, dili olan Kürt vardır. Kürtçe duyulmaya başlanır.

‘Hacı Lokman Birlik’e Yapılan Vahşet ve Zulüm Ötesi Uygulamalar Bir İnsanlık Suçuydu’

Şırnak’ta 3 Ekim 2015 gecesi öldürülen ve bedeni akrep tipi zırhlı araç ile sürüklenen Kürt sinemacı Hacı Lokman Birlik hakkında duygu ve düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Türkiye’de her zaman aydınlar, sanatçılar, muhalifler, solcular, “öteki” sayılanlar baskı gördü, işkence gördü, hapis yattı, bir kısmı sürgünlerde ülkesinden uzakta kaybetti hayatını. Bütün bunların üstüne bir de Kürt’seniz daha da katmerli oluyor tüm bu zulümler. Sebahattin Ali’nin öldürülmesi bu ülkenin ilk faili meçhul cinayetidir. Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ruhi Su, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya işkence, hapis, sürgün gören aydınlardan, sanatçılardan sadece birkaçı. Binlercesi devletin vahşi-soğuk yüzüyle tanıştı. Neredeyse bu ülkede zulüm görmeyen sanatçı ve aydın yok gibidir. Sadece 12 Eylül sürecini düşündüğünüzde bile bunu görürsünüz. Bu ülkede 17 yaşında gençler yaşı büyütülerek asıldı. Küçücük çocukların bedeninden yaşından çok sayıda mermi çıkarıldı.

Hacı Lokman Birlik’e yapılan vahşet ve zulüm ötesi uygulamalar bir insanlık suçuydu. Peki, yargılanıp ceza alan oldu mu? Bunca yılda Sebahattin Ali’nin, Abdi İpekçi’nin, Uğur Mumcu’nun, Musa Anter’in gerçek failleri bulundu mu? Devletler her zaman kendini ve katillerini, faillerini korur. Bu ülkede binlerce insanın canını alan, hayatını karartan, tarihinin en kanlı ve acımasız darbesini yapan Kenan Evren, cuntası ve 12 Eylül gerçek anlamda yargılanabildi mi?

Yaş Aldıkça da Hergün Yeni Bir Sorun Ekleniyor Öncekilere’

Son olarak sağlığınız konusunda bir takım olumsuzluklar yaşadığınızı biliyoruz. Genel olarak son durumunuz hakkında bilgi verebilir misiniz? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Sağlık anlamında oldukça sorunlu bir hayatım var. Yaş aldıkça da her gün yeni bir sorun ekleniyor öncekilere. Birden çok kalıcı hastalığım var. Daha önce felç geçirmiştim, sol tarafımda hasar bırakmıştı. Sol elimi kullanamıyorum ve yürüme zorluğu çekiyorum. Bunlara kalp ve şeker hastalıkları, damar tıkanıklıkları da eklendi.

Yakın zaman önce şah damarımda tıkanıklık tespit edilmişti, boyun damarlarımın bir yanındaki tamamen tıkalıydı, diğer yandakinde de yüzde 70 oranında daralma vardı. Ameliyatı çok riskliydi, neyse ki, geçtiğimiz haftalarda anjiyo ile stend takarak şimdilik çözüldü sorun. Bunlarla yaşamak durumundayım artık. Söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Sağlıkla, sevgiyle…

Söyleşi: Ömer Bölüm / Özgür Manşet

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.