DOLAR 6,5753
EURO 7,2530
ALTIN 342,44
BIST 88.584
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Çok Bulutlu

Özgen: AKP mülteci kanı üzerinden bir atımlık barutunu da harcadı

04.03.2020
A+
A-

HABER MERKEZİ – AKP’nin iflas eden politikalarını gizlemek için mülteci kanı üzerinden giriştiği manevrayla bir atımlık barutunu da harcadığını söyleyen Prof. Dr. Neşe Özgen, mültecilerin içine atladığı somut ve soğuk denizin, “toplumun her kesimini boğan büyük bir şiddet” halini aldığını belirterek, “Hepimiz mülteciyiz” dedi.

Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme amacı taşısa da “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle birlikte küresel güçler arasında baş gösteren rekabet ortamında “oyun kurucu” olunduğu algısına kapılan AKP iktidarının Ortadoğu’ya yönelik politikaları, İdlib’le birlikte çözülmeye başladı. Bu çözülme sürecinde öne çıkan asker tabutları oldu.
 
Ölümün kutsandığı bir siyasal iklimde “tane”, “kelle” hesabıyla yaklaşılan asker ölümlerine dair yapılan resmi açıklamalar, daha fazla sorgulanmasını beraberinde getiren başvurulan karartma çabaları içerisinde eskiye göre toplum bu kez ikna etmekten uzak. Kapı deliğinden sızan hakikatleri örtmek üzere başvurulan adım ise, sınıra sürüklenen mülteciler oldu. 
 
Günlerdir çoluk çocuk Yunanistan’a geçmeye çalışan mültecilerin sıkıştırıldıkları sınır çizgisi üzerinde hayat öykülerine inen bilgiler, görüntüler ve fotoğrafları var önümüzde.  “Sınır sosyolojisi” üzerinde çalışan sayılı isimlerden biri olan Duke Üniversitesi Kültürel Antropoloji Bölümü’nde ders veren Prof. Dr. Neşe Özgen, bugün “şantaj siyaseti”nin aracı haline dönüştürülen mültecilere dair sorularımıza yanıt verdi.
 
 İdlib’de yaşanan asker ölümleri sonrası siyasal iktidarın, sınır geçişlerine izin vermesi ve mültecileri bu geçişlere teşvik etmesindeki amaç ne? İktidar attığı bu adımla, siyaseten tartışılması gereken asıl gündem olarak asker ölümlerinin konuşulmasının önüne mi geçti?
 
Öncelikle yaşamakta olduğumuz sürecin başlangıç ve bitiş noktalarını doğru saptamakla başlayalım: Elbette bir çok başlangıç noktası üzerine konuşabiliriz, ancak ben, bu yüksek şiddet döneminin 2015 Suruç Katliamı’yla başladığını düşünüyorum: Yerelin yeni siyaset üretebilme dinamiklerinin, AKP’nin şiddet politikalarına boyun eğmeye zorlanmasının başlangıcıdır Suruç Katliamı. Bunun ardından gelenler: yüzlerce katliam, bombalama eylemleri, IŞİD’in ve benzeri yan hücrelerinin Türkiye’deki yerleşme girişimleri, Türkiye’nin büyük bir savrulmayla şiddetin ve savaşın içine çekilmesi, yükseltilen ırkçılık ve Kürt düşmanlığı… Sonucunu bugün Edirne sınırında ve İdlib’de gördüğümüz şantaj politikası ve uluslararası silah sanayine taşeron olma tercihleri ülkeyi hallacın sopasına takılmış pamuklar gibi savurdu.
 
Sadece İdlib’deki kitlesel asker ölümlerini değil, Dağlıca’daki toplu asker ölümlerini, Ceylanpınar’daki polis ölümlerinden, iki askerin IŞİD tarafından yakılarak görüntülerinin servis edilmesine kadar pek çok ölüm, ya aklanıyor ya da saklanıyor. İktidar sadece İdlib’deki politikanın konuşabilmesini değil, 2015’ten bu yana giderek daha yasakçı biçimde, kendi yurttaşının ölümü pahasına kendi politikalarının tartışılabilmesini ve alternatifleri giderek daha şiddetle bastırıyor. Bir yandan savaşa ve taşeron cihatçılara ayırdığı bütçeler, öte yandan buna destek bulmak için yerel kaynakları sonuna kadar tüketerek kentsel politikaları rant çetelerine teslim etmesi, banka sisteminin rehin alınması, hane bütçelerinin devasa boyutta aşınması,  sonu gelmeyen borçlanma kapasitelerinin ve kara para trafiğinin zorlanması, bir türlü gizlenemeyen enflasyon, çıldırtıcı boyutta rüşvet, yolsuzluk ve rant meblağları, yüksek işsizlik ve çaresizlikle biten sonu gelmeyen günler ve intiharlarla damgalı bir ülkedeyiz. 
 
Bu ateş çemberinin en son aşaması, (sadece İdlib’de değil, tüm santajcı politikalarının) iflasını gizlemek için mülteci kanı üzerinden giriştiği başarısız manevradır. AKP’nin görünür temsilcisi olduğu savaş baronları, ikili, üçlü savaş siyasetine piyon olarak sürdüğü askerleri İdlib’deki gözlem noktalarında ölüme terk etti, AKP ve Erdoğan’ın İdlip’teki sivil ölümlerini hiç umursadığını sanmıyorum. Tek isteği kendi kiralık-derleme cihatçı ordusuna Türkiye sınırında bir yer açabilmek. Şimdi de NATO’yu aktif desteğe zorlamak için sınırları açtığını ilan ederek on binlerce insanı sınıra sürdü ve her zamanki gibi buradan bir “mağduriyet politikası” çıkartmaya uğraşıyor. 
 
 Mülteciler üzerinden yürütülen “şantaj siyaseti” bugünkü tabloda nasıl bir duruma evrildi?  
 
İdlib’deki sivil halktan bahsedelim önce. İHD’nin 3 Mart’ta  yayınladığı konuya ilişkin son bildiriyi önemli buluyorum. BM’in raporuna dayanarak, “İdlib’de 1 Aralık-12 Şubat tarihleri arasında yüzde 60’ı çocuk olmak üzere 800 binden fazla insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Kadınlar ve çocuklar bu toplamın yüzde 81’ini oluşturuyor. Bu tarihler arasında yerinden edilen sivillerden yaklaşık 550 bin kişi İdlib bölgesinin diğer mahallerine giderken, diğer 250 bin kişi ise Afrin, Cinderes, Al Bab, Azez gibi bölgelere sığınmak zorunda kaldı. Sadece 9-12 Şubat tarihleri arasında yerinden edilenlerin sayısı ise 140 binin üzerinde” diyor rapor.  
 
Bu durum bize sivillerin çoğunun Suriye içi kamplarda olduğunu gösteriyor. Türkiye ise, sivillerin değil, aksine cihatçıların yerleşmesi için hatırlarsınız “güvenlik koridoru” adıyla açmaya çalıştığı alanda başarısız olunca, ülkedeki mültecileri elindeki son koz olarak sınıra sürdü. BM bu yaşanan drama dikkat çekerek tüm ülkeleri İdlip göçmenlerine kendi ülkelerinde insanca koşullarda kalabilmeleri çağrısı yaparken, Erdoğan, NATO’yu mülteciler üzerinden şantaja alarak yeni bir koridor üzerinden Türkiye’ye yerleştirme çabasında. 
 
 AKP, bu savaşın hem başından beri hem de yeni hamleleriyle oyuncusudur: geçmişte büyük kurduğunu iddia ettiği oyunun şimdi savrulan ve ülkesini de savuran piyonu halinde.
 
Sözcü Morgan Ortagus, dün ABD  Dışişleri Bakanlığı adına bir açıklama yaparak, BM Genel Sekreteri Guterres’e insani yardım ve tıbbi malzeme geçişi için Suriye ile Türkiye arasında, Tel Abyad’da (Girê Spî) yeni bir sınır kapısının açılmasını tavsiye etti. Ancak, Türkiye’nin elinde bulunan bu bölgenin, Türkiye izin vermeden Suriye Demokratik Güçleri’ne ulaşması ve İdlib’e yönelmesi nasıl mümkün olacaktır? Bu ve bunun gibi her an değişen ve silah tüccarlarının işin çok fazla içinde olduğu birçok politik hamle, Suriye’yi yeniden çatışmanın ve belirsizliklerin içine sürüklüyor. AKP, bu savaşın hem başından beri hem de yeni hamleleriyle oyuncusudur: geçmişte büyük kurduğunu iddia ettiği oyunun şimdi savrulan ve ülkesini de savuran piyonu halinde. 
 
Özetle; Türkiye’nin bir mülteci politikası ve siyaseti yoktur,  hatta AKP’nin bir vatandaşlık siyaseti de yoktur. Kendi unvanlarını ve geleceklerini korumak için bütün ülkeyi mültecisiyle, askeriyle, işçisiyle, köylüsüyle, aydınıyla, genciyle hızla bir kara deliğe doğru yuvarlayan bir başıbozukluğun en ağır günlerindeyiz. 
 
 Hükümet üyelerinin mülteciler konusunda Yunan yetkililere dönük “insanlığa davet” çağrılarına şahit olduk. Bu çağrılar ne kadar samimi? Diğer taraftan Avrupa ülkeleri bir anda kucaklarında bulundukları krize dair nasıl bir tutum içerisinde?
 
 Ne Avrupa ne BM şu andaki mülteci krizini çözmeye niyetli değiller. Tarafların birbirine davetleri, demokrasi yolunun hatırlatmalarının bir panayırda sarfedilen müşteri kızıştırma sözlerinden farkı yok.
 
Avrupa ülkeleri kucaklarında bir anda bulmadılar bu krizi, sadece ertelediler ve mülteciler arasından seçtikleri nitelikli içgücünü ucuz işgücü olarak çalıştırmak amacıyla bu insanlık dramını görmezden geldiler. Rüşvet ve şantajla kiralayabilecekleri ve bunu “yüksek politika olarak” tanıtabilecekleri bir servis ülkesi bulabildikleri için, bu kolay oldu. 
 
Bu ikiyüzlü politikanın temeli, hatırlarsanız, Paris’te 129 kişinin öldüğü IŞİD saldırısında -Batlacam katliamında- atıldı. Avrupa orta sınıfı sağ oylar karşılığında liderlerinden bir söz aldı, “Burada bizim ülkemize sıçratmadığınız sürece ne isterseniz yapabilirsiniz, ancak burada Avrupa’da olmaz!” dedi. Dolayısıyla ne Avrupa ne BM şu andaki mülteci krizini çözmeye niyetli değiller. Tarafların birbirine davetleri, demokrasi yolunun hatırlatmalarının bir panayırda sarfedilen müşteri kızıştırma sözlerinden farkı yok. Kaldı ki, İslamofobi, hiç olmadığı kadar AKP lehine istismar ediliyor: Bir tür “beyaz suçluluğu”, zavallı kategorisine indirgeyemediği her varlığı hem şeytanlaştırıyor, hem de rüşvetle yanında tutuyor. 
 
Bu ikiyüzlülüğün en belirgin emaresi Yunanistan’ın sağcı iktidarının mülteci “işinde” söz sahibi olabilmek için çabalarında görebiliriz. Yunanistan, yeni rüşvet ve pazarlıkların yeni alıcısı olduğunu bundan daha iyi duyuramazdı. Yunanistan, AB Kurucu Anlaşması’nın 78/3 maddesini tamamen bağlam dışı çalıştırarak mültecileri artık kabul etmeyeceğini, kayda almayacağını ve hemen sınır dışı edeceğini ya da 4 yıla varan hapisle cezalandıracağını ve kara ve deniz sınır güvenliğini FRONTEX’E (bir RABIT ekibi (silahlı güç) kurması için) devrettiğini duyurdu. 
 
Öte yandan, zaten Balkan Rotası (Bulgaristan çıkışı) birkaç yıldır eski asker emeklilerinin kurduğu ve devletlerin gizli-açık destek verdiği silahlı çeteler tarafından tutuluyor ve “ölüm yolu” olarak adlandırılıyor. Yani Bulgaristan ve diğer balkan ülkeleri zaten bu tartışmaya dahi girmiyor. AB Konsey Başkanı’nın bu karar açıklanırken onay vermesi, savaş ve mülteciler üzerinden oynanan siyasetin ne kadar iki yüzlü olduğunu çok iyi gösteriyor. 
 
 Türkiye’nin başvurduğu bu yol ne kadar sürdürülebilir? Mülteci kartının artık doğrudan masaya konulmuş olmasının ne tür sonuçları olacak?
 
Türkiye, şimdilik bir atımlık barutunu harcamış gibi görünüyor. Uluslararası siyasetin önemli kurgularından Oyun Teorisi, “tarafların birbirini tehditle durdurmalarının, oyunun en güçlü kuralı olduğunu” söyler.  Yani bir atımlık barutunuz vara, onu mümkün olduğunca atmamaya, bir tehdit olarak tutmaya çalışırsınız. Türkiye o tek atımlık barutunu tüketmiş görünüyor. Yunanistan’ın yeni taşeronluk işine soyunduğunu görmek ilginç. Başlangıçta, 2013lerde Türkiye’nin izlediği sınır politikasının çok benzerini izliyor şu anda. 
 
Çıkartılan bu kargaşa nasıl yönetilecek? 2015’te mültecilerin  “Yalın Gidenler” hareketini gözlemlemiştim, şimdiki geçme isteğinin daha güçlü olduğunu ve daha kitlesel olduğunu söyleyebilirim. Mülteciler artık tampon bölgenin içindeler ve kimileri geri dönse de her gün yeni insanlar sınıra geliyor. Bazıları da geçebiliyor. Evet ölüm her saniye kol geziyor, ancak kanın, acının ve şiddetin yıllardır onca hırpaladığı insanların hurucu başlarsa bunu kimse tutamaz.  Özne olmaya karar verirlerse, başı bozuk bir özne de olsa, yırtıcı olacaktır.
 
 Sınır hattında olan bitenler konusunda yapılan açıklamaların dışında Türkiye’deki muhalefetten herhangi bir adım atılmış değil. Bu hal, krizi nasıl besliyor mu? Yapılması gereken ne sizce?
 
Avrupa muhalefeti nasıl sınıf politikalarını kültürel haklar alanına sıkıştırarak devletin sosyal politikalarına teslim olduysa; Türkiye’de de muhalefetin en başarısız alanlarından birisi mülteci politikasıdır. İslami siyasetlerden, CHP ye, kadın hareketinden, profesyonel meslek örgütlerine, demokratlara, Kürt siyasi hareketinden kültürel hak savunucularına, HDP gibi birleştirici hareketlere, sol liberallerden insan hakkı savunucularına kadar bu geniş yelpaze, “yurttaşlık ve vatandaşlık” refleksinin dışında bir politika üretemediler.  
 
Muhalefetin en temel görevi, yerelin haklarını ve kazanımlarını koruyarak yeni gelenin kendisini ifade edebileceği siyasi varoluş alanlarını hep birlikte açabilmekti. Mülteci adına konuşmaksızın, ancak onunla birlikte eyleyerek yeni alanlar açmalıydı.  Beceriksiz ve tutucu olarak kaldılar.
 
Bu işteki yanlışlar üç temel politik alanda görülür: ya hoşgörü/tolerans/merhamet/yardım siyasetine sıkışırsınız; ya stratejist yüksekliklerin büyüsüne kapılıp siyasetsiz alanda nesneleştirilirsiniz; ya da bu yeni durumu anlamadan, eski politikalarınızın içine teperek eski kavramlarınızın mevcudunu korur, tutuculaşırsınız.
 
Muhalefetin en temel görevi, yerelin haklarını ve kazanımlarını koruyarak yeni gelenin kendisini ifade edebileceği siyasi varoluş alanlarını hep birlikte açabilmekti. Mülteci adına konuşmaksızın, ancak onunla birlikte eyleyerek yeni alanlar açmalıydı.  Beceriksiz ve tutucu olarak kaldılar.
 
Yeni dönemde yeni birlikleşmelerin aciliyeti açık, zemini ise yerelden mülteciye ulusaldan enternasyonale doğru olmak zorunda. Yunanistan’daki pek çok anarşist dayanışma kendi hükümetlerini zorlayarak mültecilerin bir güvenlik koridorundan Avrupa’ya geçirilmesini talep ediyor. Bu bütün devletlerin  ikiyüzlülüğü bitirecek bir öneridir. Irkçılığın ve insan düşmanlığının turnusol kağıdıdır.  Muhalefet, Suriye’den Hollanda’ya Meksika’dan Peru’ya, Somali’den Macaristan’a, Fransa’dan İran’a uzanan bir politik temas, dayanışma ortaklık ağına sahip olmak ve beraber çalışmak zorundadır. 
 
Mülteciler açısından ne gidebildikleri ne de dönmek istemedikleri yer itibariyle bir tür arafta kalma durumu söz konusu. Bu son birkaç gün özelinde mültecilere dair açığa çıkan histeriyi çift yönlü olarak nasıl tanımlarsınız?
 
Farkında mısınız bilmem ama,  mültecilik tanımı yersiz-yurtsuzluk ise, hepimiz şu anda mültecileştik. Bunu metaforik olarak veya bir temsil olarak söylemiyorum. Gerçeğin ta kendisi olarak dile getiriyorum. Kimse kendisini vatandaş saymasın artık. Yukarıda saydıklarımız bir insan grubunun bir ömürde dayanabileceklerinden çok fazla, hele ki bir gelecek, bir çıkış umudu olmaksızın… Kendi yurt saydığımız yerin kaybı ve geleceksizlik mültecilik ise, şimdi hepimiz mülteciyiz. 
 
 Ya hepimiz tamamen mültecileştiğimiz bugünleri idrak edecek, buna göre yeni siyaseti birlikte üreteceğiz, ya da o soğuk sular üzerimizden aşacak.
 
Yer ve uzam meselesinin anlamını yitirdiği günlerdeyiz. Zihnimizin bir yandan Suriye’nin ve Irak’ın savaşlaştırılan bölgelerinde, bir yandan depremler ve yokluklarla sarsılan mekanlarda bir yandan geçmişin ve geleceğin izini yitirmekte olduğumuz büyük çevre ve doğa katliamlarında savrulduğu, bizi hızla niteliksizleştiren, mülksüzleştiren, iktidar elinde oyuncaklaştıran ve geleceğimizi de altüst eden, yerlilik duygumuzun yittiği zamanlar bunlar:  Mülteciyiz.
Toplumun ezber bildiği tüm değerlerin görüntüde bile muhafaza edilemediği, zihnimizin ve aklımızın alamadığı bir çok saldırının sessiz seyircisi kılındığımız bulanık ve bulaşık bir uzamın içinde savrulurken, boğulmamak için herkes yanındakine tutunup aşağı çekiyor. Mültecinin içine atladığı somut ve soğuk deniz, toplumun her kesimini de boğan büyük bir şiddet: Hepimiz mülteciyiz.
 
Ya hepimiz tamamen mültecileştiğimiz bugünleri idrak edecek, buna göre yeni siyaseti birlikte üreteceğiz, ya da o soğuk sular üzerimizden aşacak.
 
MA / Ömer Çelik

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.