DOLAR 8,0580
EURO 9,6752
ALTIN 460,38
BIST 1.408
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Sağanak Yağışlı
İstanbul
13°C
Sağanak Yağışlı
Paz 18°C
Pts 17°C
Sal 17°C
Çar 18°C

Sarıca: Öcalan’ı gözle görmeli, sesini duymalıyız

25.03.2021
A+
A-

İSTANBUL – PKK Lideri Abdullah Öcalan ile ilgili kaygıların giderilmesi için CPT’yi sorumluluklarını yerine getirmeye çağıran avukat Rezan Sarıca, “Öcalan’ı gözle görmemiz, sesini duymamız lazım” dedi.

İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan 27 Nisan 2020’den bu yana haber alınamıyor. Bu kez sağlık ve güvenlik koşullarına ilişkin iddiaların sosyal medya hesaplarından paylaşılması da kaygıları arttırdı. Öcalan’ın müvekkilliğini yapan Asrın Hukuk Bürosu, iddiaların ciddiyetine dikkat çekerek, “Acil görüşme” talebiyle Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı ve Adalet Bakanlığı’na 7 ayrı başvuruda bulundu. Söz konusu iddialara ilişkin iki gün sonra yazılı bir açıklama yapan Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı, Öcalan’ın sağlık durumunun iyi olduğunu ileri sürerek, iddiaları yalanladı. Adalet Bakanlığı ise şimdiye kadar herhangi bir açıklama yapmadı.
 
Savcılık ve bakanlığın başvurulara yanıt vermemesi üzerine avukatlar Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’ne (CPT) de iki ayrı başvuru yaptı. Öcalan’ın aile bireyleri, vasisi ve avukatlarının hem Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na hem de Adalet Bakanlığı’na bir an önce görüşme gerçekleştirilmesi yönünde talepte bulunulduğuna yer verilen büronun CPT dilekçesinde, derhal görüşme başvurularının kabul edilmediğine değinildi. 2018 yılında Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven öncülüğünde başlayan açlık grevleri sonucunda Öcalan’la yapılan 5 görüşmede de yer alan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, iddialara ilişkin sorularımızı yanıtladı. 
 
İmralı’da uygulanan tecritle ne amaçlanıyor? 
 
Sayın Öcalan üzerindeki tecridin nedenini anlayabilmek için, aslında bu tecrit sistemine alındığı güne kadar gitmek gerekiyor. Sayın Öcalan’ın uluslararası bir komployla Türkiye’ye getirilmesi, İmralı Cezaevi’ne nakledilmesi ve burada bir mahpusluk durumuna getirilmesinin üzerinden 22 yıllık bir süreci geride bırakmış oluyoruz. Esasında bu yaşananların nedeni, bugün de varlığını sürdürüyor. Yani bu durumun en önemli sebebi, tabi ki Kürt sorunuyla ilgilidir. Sayın Öcalan Kürt sorununun demokratik, siyasal temelde çözülmesi için bir mücadele yürütüyordu. Bu konuda birçok açıklaması, girişimi ve hedefi söz konusuydu. Ama bunun karşısında uluslararası bir komployla karşılaştı. Dolayısıyla Kürt sorununun çözümünün rafa kaldırılacağı bir durumla karşılaştı. Esasında Kürt sorununun nedenlerine baktığımızda, Sayın Öcalan üzerindeki tecridi anlamak mümkün. Sayın Öcalan’ın komplo sonucu Türkiye’ye getirilmesiyle beraber Ortadoğu’da o gün bugündür süren bir kriz ve çatışma hali var. Gerek bölgesel gerek üstü örtülü uluslararası nitelikte yaşanan bu çatışmalar, yer yer kendini süreklileştiren bir şekilde devam ediyor. Burada 3’üncü Dünya Savaşı nitelendirmesi söz konusu. Bu sürecin halen sürdüğü bir ortam içerisinde, Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecridin de nedenleri geçmişte olduğu gibi bugün sürüyor ve konjonktürel olarak yenilenebiliyor, kendini güncelleyebiliyor. 
 
Öcalan’ın kendisini ifade etme yolları neden kapatılıyor? 
 
 Sayın Öcalan halkların geleceğine ışık tuttuğu için bunun engellenmesine yönelik bir tecrit sürdürülüyor. Bugün de uluslararası güçler Ortadoğu’yu şekillendirme amaçları doğrultusunda Sayın Öcalan üzerindeki tecridi sürdürüyor. 
 
Sayın Öcalan neyi temsil ediyor? Buna bakmak lazım. Önü kesiliyor, çünkü Sayın Öcalan Ortadoğu’da süren üstü örtülü, uluslararası nitelikteki süreklileşen çok boyutlu çatışma ve savaş halinde demokrasiden yana, özgürlükten ve insan haklarından yana, dengeleri değiştirebilecek bir siyasal öncü konumunda. Dolayısıyla devletler veya devletlerin çıkarlarından ziyade halkların yaşamına ve özgür geleceğine hitap etme yönü var. Sayın Öcalan hakikatin yolundan asla dönmeyeceğini söylüyordu. Sayın Öcalan halkların geleceğine ışık tuttuğu için bunun engellenmesine yönelik bir tecrit sürdürülüyor. Bugün de uluslararası güçler Ortadoğu’yu şekillendirme amaçları doğrultusunda Sayın Öcalan üzerindeki tecridi sürdürüyor. Bunun önemli bir noktası da Sayın Öcalan dışında hiçbir gücün bir çözüm projesinin olmamasından kaynaklanıyor. 
 
Sayın Öcalan’ın demokratik ulus perspektifinde halklara sunduğu, halkların özgürlüğüne dair düşüncelerinin halklarla buluşması ve yaşam bulmasının önüne geçmek açısından da bu tecrit uygulanıyor. Kendisi de tecridin bölgesel ve uluslararası boyutta yaşanan bu gelişmelerle bağlantılı olduğunu belirtiyordu. Dolayısıyla ne Birleşmiş Milletler nezdinde kurulan anayasal komisyonlar ne de BM’den oluşan devletlerin kurduğu 2’li, 3’lü organizasyonlar veya ilişkiler halkların, özellikle de Suriye’de kilitlenmiş ve Suriye’yi de aşan bu krizi çözecek. Çözme amacı taşıyan bir amaç, hedef ya da projeleri de yok. Bu yönüyle de Sayın Öcalan’ın çözüm gücü olarak barışı temsil etmesi, halkların barışını temsil etmesi açısından ağır bir tecrit uygulanıyor.
 
 Sizler uzun bir süredir müvekkilinizle görüşme gerçekleştiremiyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesaplarından Öcalan’ın sağlık ve güvenlik koşullarına ilişkin çeşitli iddialar ortaya atıldı. Ne tür kaygılarınız var? 
 
Sayın Öcalan’ın tarihi bir kişiliği ve misyonu var. Türkiye’de Kürt meselesinin onurlu ve demokratik bir temelde çözülmesi için muazzam bir mücadele yürütüyor. Bu anlamda kendisine yönelik herhangi bir gelişmenin sıradan veya gelişi güzel okunmaması gerektiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu tür iddialar her ortaya atıldığında, bizim kaygılarımız ve bu yöndeki endişelerimiz daha da artıyor. Çünkü Sayın Öcalan’ın içerisinde bulunduğu İmralı rejimi, zaten ağır bir tecrit rejimidir. Bu nedenle söylenenlerin sıradan görülmemesi gerekiyor. Bizim normalde her hafta müvekkilimizle görüştürülmemiz gerekiyordu. Eğer ki İmralı’da sürdürülen rejim normal bir idare olsaydı, bu konuda haberler çıktığında, biz de kaygılanmazdık. Çünkü görüşüyor olurduk, aile görüşüyor olurdu. 
 
Bu anlamda çıkan haberler karşısında da gerek aile bireylerini gerekse de kamuoyunu rahat bir şekilde bilgilendirebilirdik. Ama 27 Nisan 2020 tarihinden bu yana Sayın Öcalan’ın sesi duyulmamış, 3 Mart 2020 tarihinden bu yana da kendisiyle doğrudan bir görüşme söz konusu değil. Uzun bir süredir kendisinden haber alınamıyor, bir bilinmezlik, bir karanlık var. Bu yüzden herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Endişe duyuyoruz ve bu endişeleri giderecek şekilde gözlemleme, yerinde görme, Sayın Öcalan’ın sağlık koşullarını, güvenlik koşullarını teyit etmemize izin verilmiyor. Bu anlamıyla bizler bu tür haberlerin ortaya çıkmasının zemininin de ortadan kalması gerektiğini düşünüyoruz. Yapılan açıklama ve konuşmalara rağmen bizden ve aile tarafından doğrudan bir gözlem fırsatı gelişmediği için endişe ve kaygılarımız da devam ediyor. Bu konudaki herhangi bir endişemiz giderilmiş değildir.
 
Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı ve Adalet Bakanlığı’na yaptığınız başvurular da yanıtsız bırakılıyor… 
 
Sayın Öcalan’ı gözle görmemiz, sesini duymamız lazım. Bu aile görüşü de olabilir, avukat görüşü de olabilir. Hem tecridi hatırlatan, tecridin kalkması gerektiğini hatırlatan hem de kaygılarımıza dönük derhal görüşme talebimiz söz konusu.
 
Hem aile bireyleri hem de bizler, öncesinde de gerek yüz yüze konuşma gerekse de telefon ile görüşme başvurularını Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na ve İmralı idaresine yapıyorduk. Ancak bu tür haberler çıktıktan sonra söz konusu endişelerimizin giderileceği ana kadar başvurularımızı an be an sürekli bir şekilde yapma gereği duyduk. Dolayısıyla her gün Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na mevcut durumu açıklayan bir şekilde başvurumuzu yapıyoruz. Aynı şekilde Adalet Bakanlığı’na da başvurumuzu yaptık. Başvurularımızda şunu söyledik: “Bizler uzun süredir müvekkilimizden haber alamıyoruz. Bu konudaki kaygılarımızın giderilmesi lazım”. Bunun tek yolu da müvekkilimizle görüşmektir. Bu, İmralı adasında pandemi koşulları nedeniyle yapacağımız kapalı bir görüşme şeklinde de olabilir. Ama Sayın Öcalan’ı gözle görmemiz, sesini duymamız lazım. Bu aile görüşü de olabilir, avukat görüşü de olabilir. Her iki görüşme başvurumuzu hem idareye hem de bakanlığa yaptık. Bu konuda hem tecridi hatırlatan, tecridin kalkması gerektiğini hatırlatan hem de kaygılarımıza dönük derhal görüşme talebimiz söz konusu.
 
 Başvuruda “Siyasi ve idari yetkilileri tek bir cezaevi ve tek bir mahpus grubuna dönük bu ayrımcı ve şedit tecrit pratiğinden vazgeçerek sorumlu davranma” çağrısı yaptınız. İmralı’daki uygulamaların diğer cezaevlerindeki uygulamalardan farkı nedir?
 
Eğer İmralı’da normal bir süreç işlenseydi, normal hukuk kuralları geçerli olsaydı veya olağan hukuk kuralları hayat bulsaydı, bu tür haberlere de zemin sunulmamış olurdu. Bu tür haberlerin bir etkisi ve geçerliliği de olmamış olurdu. Ama İmralı’da olağanüstü bir rejim söz konusu. Bunun diğer cezaevlerinden farkı, zaten bir ada hapishanesidir. 10 yıl boyunca tek kişiye yönelik dizayn edilmiş bir hapishaneydi. 10 yıldan sonra da bir gruba yönelik inşa edilmiştir. Sayın Öcalan ile birlikte toplamda 4 müvekkilimiz orada bulunuyor. Sayın Öcalan merkezli olarak gruba yönelik bir rejime dönüşmüş durumda. Farklılaşmış bir rejim olma noktasının diğer yönü nedir? Askeri bir yasak alanı olmasıdır. Havadan, karadan ve denizden, belli bir ölçüden askeri yasak alanıdır. Bu başka bir cezaevinde olan bir şey değil. Türkiye’deki tek ada hapishanesidir. Başvuru sistemi de hukuka aykırıdır. İdari bir çerçevede oluşturulmuş izin verilmeden herhangi bir görüştürme gerçekleştirilmiyor. Bizler hapishanenin kapısına kendi imkanlarımızla gidemiyoruz.
 
Diğer hapishanelerde hafta içi mesai saatleri içerisinde herhangi bir zaman diliminde tutuklu veya hükümlü müvekkillerimizle doğrudan görüşme şansımız var. Ama Sayın Öcalan ile İmralı Adası’nda böyle bir durum söz konusu değil.  2011 yılından 2019’a kadar 8 yıl kesintisiz bir avukat yasağı söz konusuydu. Bugün de Mart ve Nisan 2020’den beri herhangi bir görüşme, herhangi bir haber alınamıyor. Aile bireyleri görüşme gerçekleştiremiyor. Olağan telefon görüşmeleri gerçekleştirilemiyor. Pandemi koşullarında tanınan telefon görüşmesi yine gerçekleştirilemiyor. Bu yönüyle diğer cezaevlerinden ayrılan olağanüstü bir rejimdir. Dolayısıyla müvekkillerimiz ağır tecrit koşulları altında. Tek bir kişiye yönelik, tek bir mahpus grubuna yönelik böyle bir uygulama herhangi başka bir cezaevinde söz konusu değil. Dolayısıyla bu tecrit koşullarının bir an önce hukuk çerçevesinde, demokrasi çerçevesinde kalkması gerekiyor. Bu yüzden ayrımcılık yasağını da ihlal eden söz konusu tecrit uygulamalarının biran önce son bulmasına yönelik yaptığımız çağırıydı. 
 
Başvuruda bulunduğunuz CPT ile ilgili herhangi bir gelişme yaşandı mı? 
 
 CPT’nin en nihai görevi işkencenin herhangi bir boyutunun uygulanmasını öncelikle önlemektir, önleyemediyse de etkin bir şekilde ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. Sayın Öcalan’la ilgili bu gelişmeler karşısında de facto bir şekilde hareket edebileceğini bu konuda yetkilerin olduğunu biliyoruz.
 
CPT’ye son bir hafta içerisinde 2 kere başvuru yaptık. CPT’yi acil göreve davet eden bu gelişme dolayısıyla acil bir başvurumuz söz konusuydu. Birde son birkaç aylık gelişmeleri içerisinde barındıran ve CPT’ye çok boyutlu bir başvurumuz oldu. İmarlı tecridini yeniden tüm yönüyle ortaya koyan ve bu konuda CPT’nin yapması gerekenler konusunda, atması gereken adımlar konusunda hatırlatmada bulunan talep içerikli bir başvuru söz konusuydu. Aslında CPT son gelişme de dahil, İmralı’daki bütün hukuksal, idari ve tecridin bütün yönlerine dair bilgiye sahiptir. Bu konudaki raporumuzu ve başvurumuzu CPT’ye sunmuş bulunmaktayız. CPT’ye çağrımızın bir yönü de şuydu: İmralı Adasına sıradan bir cezaevi olarak yaklaşmaması gerektiğini tekrar tekrar hatırlatıyoruz. Orada işkencenin birçok boyutu katmanlı şekilde ihlal ediliyor. CPT’nin en nihai görevi işkencenin herhangi bir boyutunun uygulanmasını öncelikle önlemektir, önleyemediyse de etkin bir şekilde ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. Dolayısıyla Sayın Öcalan’la ilgili bu gelişmeler karşısında de facto bir şekilde hareket edebileceğini bu konuda yetkilerinin olduğunu biliyoruz. Çağrımız bu anlamıyla CPT’nin İmralı Adasında doğrudan bir ziyaret gerçekleştirmesi, aile bireyleri ile avukatların Sayın Öcalan’ı ziyaret etmesinin sağlanması, sağlık ve güvenlik koşullarına ulaşması, tecridin bütün yönleriyle ortadan kalkması için göreve davet ettik.
 
 CPT, en son geldiği Türkiye’de İmralı Cezaevi’ne ziyaret gerçekleştirmediği için “siyasallaştığı” ve “siyasal konjektüre göre” hareket etmekle eleştirildi. Yaşanan bu gelişmelere rağmen CPT’den bir beklentiniz var mı? 
 
Biz bu tür kurumların sorumluluklarını hatırlatıyoruz. Bir minnet eyleme söz konusu değil, yapmak zorunda olan bir takım görevleri var. İşkenceyi önleyemediyse, işkenceyi oluşturan zemini koşulları ortadan kaldırmak zorundadır. Sorumluluklarının arttığını hatırlatıyoruz ve bu sorumlulukların yerine getirilmesi gerektiğini belirtiyoruz. Yoksa uluslararası komployla Türkiye’ye getirildiğinden bu yana aslında İmralı tecrit rejiminin birçok boyutu olduğunu ifade etmek gerekiyor yeniden. Bunun bir boyutu da Avrupa boyutudur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve CPT bunun bir parçasıdır. Ülkelerin kendi arasındaki siyasal ilişkileri hukuku etkileyip ona göre evirip çevirmelerini sağlayabiliyor. Dolaysıyla gerek doğrudan gerekse örtülü bir şekilde tecrit sisteminin sürmesini sağlıyorlar. CPT’nin de bu anlamıyla sorumluluğu devam ediyor ve İmralı’da süren ağır tecrit koşullarının ortadan kalması için ne gerekiyorsa yapmalı. 2020 yılının yaz aylarında açıklamış olduğu raporda, işkenceyi tespit etmişti. CPT’nin şöyle bir havası var: Tespitlerde bulunup bunu yayınladıktan sonra sanki üzerine düşen görevi yerine getirmiş gibi bir durum söz konusu. Böyle bir atmosfer varsa, bunun doğru olmadığını hatırlatıyoruz. 
 
Bu yönüyle başvurularımızı sıklaştırıyoruz. Çünkü var olan tecridi ortadan kaldırmaları gerekiyor. İmralı’daki olağanüstü rejimin zayıflaması ve ortadan kalkması temel hakların rutin bir şekilde gerçekleşmesini sağlamaları gerekiyor. Bu anlamıyla CPT’de yaptığımız başvurularda beklentimiz CPT’nin İmralı Adası’yla, Sayın Öcalan’la ilgili gelişmelere daha ciddi yaklaşması, görüşmelerden ziyade yapmış olduğu tespitleri, raporları sonuca ulaştırması biçimindedir. Yoksa herhangi bir anlamı kalmaz. O yapılan raporların sonuca ulaşması demek, İmralı’daki tecridin son bulması demek. Eğer sonuca ulaşmıyorsa, sorumlulukları daha fazla şekilde devam ediyor. Dolaysıyla biz CPT’nin kapalı değil, kamuoyu nezdinde daha şeffaf, daha etkili bir mücadele yürütmesi gerektiğini belirtiyoruz. Bu yönüyle gerek ziyaret gerçekleştirmeleri, gerekse temel hakları, aile görüşmeleri, telefon görüşmeleri, avukat görüşmelerinin olağanlaşması açısından görevleri olduğunu tekrar hatırlatıyoruz. Bu yönüyle başvurularımızı sık sık yapıyoruz. 
 
CPT’nin bağlı olduğu Avrupa Konseyi ile bir temas yada başvuru oldu mu? 
 
CPT raporlarında yer alan tavsiyelerin yerine getirilmesi ve İmralı’da iyileştirilmelerin yerine getirilmesine yönelik kararlar oldu. Ama bunun yalnızca sözde kalması, pratikte ciddi ve etkili bir sonuca yol açmaması, bizi endişelendiriyor.
 
CPT, raporlarında uzun yıllardır İmralı tecrit sistemi tanımlanıyor. İmralı’da ağır bir tecridin olduğu, tutsaklık içerisinde tutukluluk koşullarının daha da ağırlaştığı, bunun siyasi nedenlerle gerçekleştiği, hukukun işlemediğine yönelik CPT’nin raporları var. Ve dönem dönem Avrupa Konseyi içerisinde kararlaşmalara da gidildi. CPT kararlarını kabul eden Avrupa Konseyi kararları oldu. Türkiye ye bu yönüyle çağrılar da oldu. CPT raporlarında yer alan tavsiyelerin yerine getirilmesi ve İmralı’da iyileştirilmelerin yerine getirilmesine yönelik kararlar oldu. Ama bunun yalnızca sözde kalması, pratikte ciddi ve etkili bir sonuca yol açmaması, bizi endişelendiriyor. Bu yönüyle Avrupa hukukunun Türkiye üzerindeki zayıf etkisini görmek gerekiyor. Bu bir yönüyle de Türkiye’nin ne kadar hukuk devleti ilkesinden uzaklaştığını, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan ciddi politikalar yürüttüğünün de bir işareti. Avrupa da bu ihlaller konusunda çok istekli veya çok baskılı bir politika ve mücadele yürütmüyor elbette.
 
Daha önce benzer olağanüstü gelişmeler yaşandığında, İmralı Adası’nda görüşmeler gerçekleştiriliyordu. Kamuoyunda artan kaygılara rağmen aile, avukat ve vasi başvurularının yanıtsız bırakılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
Birincisi İmralı’daki rejimin ne kadar katı, ne kadar olağanüstü bir rejim olduğunu gösteriyor. İmralı’da görüşme gerçekleşmesi için olağanüstünün de dışında bir durumun mu gelişmesi gerekiyor? Daha önce deprem olmuştu. Yine yangın söz konusu olmuştu. Bugün bu tür iddialar ortaya atılıyor. Ve daha önce o tür olağanüstü gelişmeler dışında görüşmeler gerçekleşmiyordu. Bugün buna rağmen görüşme gerçekleşmiyor. Dolayısıyla İmralı’daki hukukun ne kadar anti-demokratik olduğu, aslında yürürlükteki hukukun değil, siyasal iktidarın politik çıkarları doğrultusunda oluşan, olağandışı farklı bir hukukun olduğunu gözler önüne seriyor. Bir diğeri de kaygılarımızı büyütüyor elbette. Söz konusu iddialara rağmen, bizim ve aile bireylerinin ısrarlı başvurularına rağmen, bu kadar gelişme karşısında görüşme gerçekleştiremiyor olmamız, müvekkilimizin sağlık koşullarıyla ilgili kaygılarımızı daha da büyütüyor. 
 
Siyasetin bu duruma bir etkisi var mı? 
 
Elbette, iç siyasetteki siyasal gelişmelerle de bağlantısı var. Sayın Öcalan halkların bir arada yaşaması için bir düşünce sistematiğini ortaya koyuyor. Bunun bir ürünü olarak da son 5-6 yıla damgasını vuran HDP’nin ortaya koyduğu bir siyasal mücadele söz konusu. Aslında HDP’ye açılan kapatma davasının da tecritle bağlantılı olduğunu söylemem gerekiyor. Yani Kürtlerin, Türkiye demokrasi bloğunun, Türkiye halklarının Sayın Öcalan gibi barışçıl, demokratik bir geleceği inşa edebilecek düşüncesini toplumla buluşturmasını, topluma kendisini ifade etmesini engellemeye dönük de bir durum olduğunu söyleyebilirim. 
 
 Başvurular yanıtsız bırakılıyor, ne yapmayı düşünüyorsunuz? 
 
Biz elbette yerel ve idare boyutu ile İmralı idaresine, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına, Adalet Bakanına başvurularımızı sürdürmeye devam edeceğiz. Bu konuda yaptığımız başvurular onların sorumluluğunu tarihe not düşüyor. Yaşanan bütün gelişmeler siyasal iktidarın sorumluluğundadır. Bu yönüyle taleplerimizin bir an önce yerine getirilmesi gerekiyor. Yine kaygılarımızın giderilmesi ve tecridin kaldırılması talebiyle İnfaz Hakimliğine başvuracağız. Ancak taleplerimizin reddedilmesi karşısında elbette CPT’ye başvurularımız devam edecek. Aynı şekilde Avrupa hukuku çerçevesinde, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, Birleşmiş Milletler mekanizmalarına, uluslararası mekanizmalara başvuru yapabiliriz. Koşullarına göre bunları değerlendiriyoruz. Müvekkilimizin içerisinde tutulduğu koşulları hiçbir şekilde kabul etmiyoruz. Bu anlamda hem idari hem yargısal olarak ulusal ve uluslararası bütün mekanizmaları kullanmayı düşünüyoruz.
 
MA / Ferhat Çelik

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.