DOLAR 8,6710
EURO 10,3580
ALTIN 495,17
BIST 1.402
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 27°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
27°C
Parçalı Bulutlu
Cum 28°C
Cts 29°C
Paz 30°C
Pts 29°C

Suriye’de yıllarını geçiren gazeteci Snell: Türkiye Kürtlere karşı açık savaş yürütüyor

23.05.2021
A+
A-
URFA – Suriye iç savaşını sahada takip eden ABD’li Gazeteci Lindsey Snell, Türkiye’nin denetimindeki bölgelerde “Tam bir etnik temizlik hali” olduğunu belirterek, “Türkiye Kürtlere karşı açık bir savaş yürütüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nu tekrar kurmak istediği apaçık” dedi. 
 
Suriye’de yüzbinlerce insanın ölümüne, yaralanmasına ve milyonlarcasının sığınmacı olmasına yol açan savaş, 10 yılını doldurdu. Baas Rejimi’nin baskılarına karşı Arap Baharı’yla paralel başlayan protestolar, kısa bir sürede bölgesel ve uluslararası güçlerin devreye girmesiyle tüm ülkeye yayıldı. Dünyanın her tarafından dinci paramiliter gruplar bölgeye taşınırken, Kürtler her iki gücün dışında halklarla birlikte barış, özgürlük ve demokrasi çizgisini 3’üncü yol olarak yaşadıkları bölgeyi ağır bedellerle korudu. Demokratik Ulus Projesi çerçevesinde halklar ve inançlarla Rojava Devrimi’ni yaratan Kürtlerin mücadelesi, bugün Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi olarak ifadesini buldu. Bölgenin güvenliğini sağlamak için Demokratik Suriye Güçleri’ni (QSD) oluşturan halklar, bölgesel gerici güçlerin hedefi olmaya devam ediyor. Bölgede yaratılan demokrasiden en fazla rahatsızlık duyan Türkiye, askeri müdahalelerle bazı bölgeleri paramiliter güçlerle birlikte denetimi altında tutuyor. Suriye savaşını karış karış sahada takip eden ABD’li Gazeteci Lindsey Snell, tanıklığını, yaşadıklarını, esir düştüğü zamanlarını ve uluslararası güçlerin yaklaşımlarına dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı. 
 
 Kuzey ve Doğu Suriye’ye ilk olarak ne zaman gittiniz? Sizi oraya götüren şey neydi?
 
Aslında ilk olarak Tunus’a gittim. DAİŞ’i takip ediyordum. Tunus küçük bir ülke olmasına rağmen DAİŞ’e en çok militan çıkaran ülke oldu. Tunus’tan başlayarak DAİŞ’i takip etmeye başladım. O takibin doğal akışı olarak kendimi Suriye’de buldum. İlk olarak 2014 yılında Halep kırsalına gittim. Daha sonra Kobane Savaşı başladığında oraya geçtim ve Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Kadın Savunma Birlikleri’ni (YPJ) takip ettim. 2016’da Efrîn’e 2019’da da Rojava’nın çeşitli yerlerine gittim. Bir ay kadar önce de oradaydım. Bazı YPG-YPJ’lilerle röportajlar yaptım. 
 
YPG ve YPJ’liler ile röportaj yaptığınızı söylediniz, onların bulunduğu bölgelerle diğer bölgeler arasındaki farklar neydi, siz nelerle karşılaştınız?
 
 
 Kürt kadınlarıyla ilk olarak 2014 yılında Kobané’de karşılaştım. Savaşta en ön cephedeydiler. Bir noktada erkek peşmerge kuvvetleri geldi. Çelik yelekler ve kasklar giymişlerdi. Ön cepheye yaklaştılar. YPJ’li kadınların üstlerindeyse yalnızca üniformaları ve silahları vardı. Herhangi bir korumaları yoktu ama inanılmaz rahat görünüyorlardı. Tamamen korkusuzlardı.
 
YPG ve YPJ’nin olduğu bölgeler Türkiye ve Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) denetimindeki yerlerden inanılmaz derecede farklı. SMO ve Türkiye’nin işgali altındaki bölgelerde, kadınların erkekler tarafından ezilmesi dışında hiçbir rolü yok. O bölgelerde kadınlar çarşaf giymek zorundalar. Kendileri erkeklerden izin almadan evden çıkamıyorlar, çalışamıyorlar. Fakat Kürtlerin olduğu bölgelerde bu tamamıyla farklı. Kadınlar orada çok önemli görevlerde bulunuyor. Kürt kadınlarıyla ilk olarak 2014 yılında Kobané’de karşılaştım. Savaşta en ön cephedeydiler. Bir noktada erkek peşmerge kuvvetleri geldi. Çelik yelekler ve kasklar giymişlerdi. Ön cepheye yaklaştılar. YPJ’li kadınların üstlerindeyse yalnızca üniformaları ve silahları vardı. Herhangi bir korumaları yoktu ama inanılmaz rahat görünüyorlardı. Tamamen korkusuzlardı. Peşmergeye baktığım zaman onların korkuyor olduğunu görebiliyordum. YPJ’li kadınlardaki gibi bir korkusuzluğu ve gücü hayatımda daha önce hiç görmemiştim. Hem de karşılarında dünyanın en dehşet verici barbarları vardı.
 
Efrîn’e en son ne zaman gittiniz? Başlatılan harekattan önce Efrîn nasıl bir yerdi, şimdi nasıl bir yer, nasıl farklar görüyorsunuz?
 
Efrîn’e en son 2016’da gittim. Bu da aslında yabancı bir gazeteci için oldukça nadir bir fırsattı. Çünkü o dönemde şehre giriş ve çıkışlar kapatılmıştı. Ezaz’dan direkt Efrîn’e geçtim. O zamanlar yol güzergahı Cephe El Şemiye denilen grubun denetimindeydi. Bu grup İslamcı bir gruptu ve onların gözünde kadınların herhangi bir hakkı yoktu. Efrîn’e varana kadar her yerde kontrol noktaları vardı. Tabii onlara karşı mücadele eden Kürtler de vardı orada. Efrîn’e gittiğimde ilk defa, başıma kötü bir şey gelmesinden korkmaksızın tek başıma dolaşabildim. Süren savaşa rağmen oldukça huzurlu bir yerdi. Türklerin işgalinden sonra Efrîn’e bir daha gidemedim. Ama hala SMO’dan haber kaynaklarım var. Bana videolar, fotoğraflar ve olan bitenle ilgili bilgi gönderiyorlar. Birçoğu bana işgalle ilgili kişisel hikayelerini de anlattı. İşgalden sonra SMO milislerinin Kürtlere yönelik korkunç tecavüz ve cinayetleri, sistematikleşen hırsızlık ve yağmaları izledim. Kürtlere ait olan evlere zorla el konularak tekrar satışa çıkarıldığını öğrendim. Bunlar kesinlikle korkunç. Türkiye ve SMO’nun şu anda işgal ettiği diğer tüm yerler gibi, orası da bir cehennem çukuru. 
 
SMO içerisindeki kaynaklarınla yaptığın röportajlarda nelerle karşılaştın, onlardan neler öğrendin?
 
O dönem onlarla yaptığım röportajlarda, Türkiye işgaline katılan bazı SMO milislerinin ayrıldığını öğrendim. Çünkü olan bitenin onların hayalini kurdukları “devrim” ile bir alakası olmadığını, hatta oranın artık onlara ait olmadığını görebilmişlerdi. Türkiye onlara orada DAİŞ ve PKK ile savaştığını söylemişti ama savaştıkları YPG ve YPJ idi. Ve yaşanan gerçekten bir işgaldi. Bunu SMO içerisinde konuştuğum tüm haber kaynaklarım söyledi. Mesela Suriye Milli Ordusu’na 13 yaşında katılmış bir çocuk askerle konuşmuştum. Çok korkunç şeyler görmüştü. Bunun sonucunda da SMO’dan ayrılmıştı. 
 
Neler görmüşler?
 
Bir gün yolda yürürken Sultan Murat Tugayı’nın yerleştiği binanın önünden geçerken içerde komutanların içki ve sigara içtiğini ve bir kadının da onların karşısında dans ettiğini görmüş. Biraz daha dikkatli pencereden içeriye baktığında dans edenin aslında kendisi yaşlarda bir oğlan çocuğu olduğunu ve kadın gibi giydirildiğine tanık olmuş. Daha sonrasında da komutanların o çocuğa tecavüz ettiklerini görmüş. Çocuk askerler aslında komutanların cinsel isteklerine hizmet etmek için toplanmışlardı. Bu pedofili hali SMO’nun içinde bir gelenek haline gelmişti.
 
SMO içerisindeki haber kaynaklarınız şu an neredeler? Efrîn Harekatı sonrasında ne yaptılar?
 
 
 Aslında birçok askeri fraksiyondan haber kaynaklarım var. Efrîn işgali öncesi bu fraksiyonlar Türkiye tarafından desteklenen SMO çatısı altındalar. Efrîn işgalinde yer almış bu fraksiyonlardan on binlerce erkek Libya ve Karadağ’a da gönderildi.
 
Aslında birçok askeri fraksiyondan haber kaynaklarım var. Efrîn işgali öncesi bu fraksiyonlar Türkiye tarafından desteklenen SMO çatısı altındalar. Efrîn işgalinde yer almış bu fraksiyonlardan on binlerce erkek Libya ve Karadağ’a da gönderildi. Bunu maaş karşılığında yaptıklarını söylüyorlar. Ve yine kendi ifadelerine göre, Efrîn işgaline katılmamış, ya da Türkiye’nin isteklerini karşılamamış kişilere maaş verilmediğini öğrendim. Bu fraksiyonlardan insanların birçoğu Efrîn’e yerleşti. Orada askeri her gücün Türkiye tarafından desteklendiğini söylemek mümkün.
 
Haber takibi yaptığınız sırada El Nusra tarafından kaçırılmıştınız. Bu süreçte neler yaşadınız? Nasıl ve neden kaçırıldınız? Oradan nasıl kurtuldunuz?
 
2016 yılında Halep’in batısında haber takibi yapıyordum. Orada El Kaide (El Nusra) gittikçe güçleniyordu. Kontrol noktaları gittikçe artıyordu. Buna rağmen orada görüşmeye gittiğim haber kaynağım gelmemde bir sakınca olmayacağını söyledi. Buluşmaya giderken kaçırıldım. CIA ajanı ya da casus gibi bir şey olduğumu iddia ettiler. Zaten bu bölgede onlarca yabancı gazeteci kaçırılmıştı ve genelde de hep ajanlıkla suçlandılar. Orada beni kaçıranlar İslamcı olduklarından, gözlerimi bağlamak için dahi bana dokunmuyorlardı. Zaten sonuç olarak oradan kaçabilmem de bu sayede oldu. 
 
 El Nusra’nın elinden kaçtıktan sonra nereye sığındınız, nereye gittiniz?
 
Türkiye’ye geldim. Sınırda beni Türkiye’nin güvenlik güçleri ile ABD’li yetkililer karşıladı. Polis bana ve ABD’li yetkililere yalnızca ifademin alınacağını söylediler ama tutuklanarak cezaevine gönderildim. Bu benim için çok şaşırtıcı değildi. Çünkü Türkiye’nin beni kaçırmış olan El Nusra ile araları çok iyiydi. 
 
Türkiye’deki cezaevlerinde ne kadar süre tutuldunuz, bu süre içerisinde neler yaşadınız?
 
 
 Türkiye cezaevlerinde yetkililerin bana karşı davranışları kaçırıldığım zaman El Nusra’nın bana olan davranışından çok daha kötüydü. O sırada hiç Türkçe bilmiyordum. Buna rağmen benimle sürekli Türkçe konuşuyorlardı. Hiçbir zaman çevirmen getirmediler. Beni koydukları hücrede henüz yeni ellerinden kaçtığım Nusralı kadınlar ve bir tane de İŞİD üyesi kadın vardı. Benim için çok korkunçtu
 
Türkiye cezaevlerinde yetkililerin bana karşı davranışları kaçırıldığım zaman El Nusra’nın bana olan davranışından çok daha kötüydü. O sırada hiç Türkçe bilmiyordum. Buna rağmen benimle sürekli Türkçe konuşuyorlardı. Hiçbir zaman çevirmen getirmediler. Beni koydukları hücrede henüz yeni ellerinden kaçtığım Nusralı kadınlar ve bir tane de İŞİD üyesi kadın vardı. Benim için çok korkunçtu gerçekten. Yani içinde bulunduğumuz siyasi atmosfer de çok korkunçtu. 15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasıydı. Hapishane tıklım tıklımdı. Herkesi tutukluyorlardı. Hapishanedeki gardiyanlar, hapishane müdürü, hatta valiler bile tutuklanıyordu. Nefret ve gerginlik adeta havada asılı gibiydi. Kendi aralarında bile birbirlerine çok kötü davranıyorlardı. Aylarca tek bir kişiyle konuşmadım. Mektup ya da kitap da vermiyorlardı. Cehennem gibi bir tecrübeydi açıkçası. Sadece 2 buçuk ay orada tutuldum. Orada bulunduğum süre her ne kadar bana uzun da gelse, biliyordum ki Türkiye hapishanelerinde onlarca gazeteci vardı ve çok uzun cezalarla yargılanıyorlardı. 
 
 Türkiye’de yaşadığınız cezaevi sürecinden sonra da Kuzey ve Doğu Suriye’yi takip ettiniz. Aslında oraya ilk olarak DAİŞ’i takip etmek için gittiğinizi söylemiştiniz. DAİŞ’i takip ederken nelerle karşılaştınız?
 
Tunus’ta 16 yaşında DAİŞ’e katılmış bir Tunuslu çocukla ilgili bir haber yapıyordum. Çocuğun ailesiyle görüştüm. Kendisi ile Facebook üzerinden konuşabildim. O sırada hala DAİŞ içerisindeydi. DAİŞ’in yenilmesinden sonra Demokratik Suriye Güçleri (QSD) tarafından gözaltına alındı. O zaman onunla gözaltındayken görüştüm. Birçok DAİŞ üyesiyle tanıştım ve haber yaptım. Aralarında Türk DAİŞ liderleri de vardı. Mesela İlyas Aydın diye örgütlenmeden sorumlu bir DAİŞ üyesiyle görüştüm. Hakkında araştırma yapıp daha çok şey öğrendiğim zaman daha fazla sorum olduğunu fark ettim ve ikinci kez de görüştüm. 2011’de Türkiye’de El Kaide ile ilişkiliymiş. Tutuklanmış ama hemen bırakılmış. Bırakılınca DAİŞ’e katılmış. Türk istihbaratı ile DAİŞ temsilcisi olarak görüşmesi, açık sınır politikası ve bunun nedenleri hakkında pek çok şey anlattı. Türkiye’nin DAİŞ’i desteklediğini ve nasıl sıkı ilişkiler içinde olduklarını anlattı.
 
Tanıştığın diğer DAİŞ üyelerinden Suruç, Diyarbakır ve Ankara’daki bombalı saldırılara ilişkin herhangi bir şey söyleyen oldu mu?
 
Evet, Savaş Yıldız adında bir DAİŞ üyesi vardı. Benle çok açık konuşmasa da Türkiye’ye gidip DAİŞ üyesi başka birisiyle buluştuğunu, bu kişinin ona bomba yapmayı öğrettiğini, sonra bu bombayı alıp başkasına götürdüğünü söyledi. Bombalamada direkt bir dahli olduğunu itiraf etmedi. Daha sonrasında Türkiye onu DHKP-C üyesi diyerek tutukladı. Yıldız bana bunu Türkiye’nin DAİŞ’i aklamak için yaptığını söyledi. 
 
SMO içerisindeki kaynaklarının daha öncesinden DAİŞ ile bir bağlantıları olmuş mu, böyle bir gözleminiz oldu mu?
 
 
Hamza Tugayı’ndan bir komutan vardı. DAİŞ üyesi çocuklarla beraber çekilen bir fotoğraftı. Fotoğrafın üzerinde DAİŞ amblemi vardı. Tekbir işareti yapıyorlardı. Yani dediğim gibi pek çoğu DAİŞ kalıntısı. Yani Türkiye DAİŞ’den arta kalanlarla SMO’yu kurdu diyebiliriz.
 
Çoğu zaten eski DAİŞ üyesi. Birçoğu Türkiye ile ilişkili. SMO’dan röportaj yaptığım biri vardı. Bana olan bitenle ilgili bilgi de gönderiyordu. Gönderdiği fotoğraflar arasında Hamza Tugayı’ndan bir komutan vardı. DAİŞ üyesi çocuklarla beraber çekilen bir fotoğraftı. Fotoğrafın üzerinde DAİŞ amblemi vardı. Tekbir işareti yapıyorlardı. Yani dediğim gibi pek çoğu DAİŞ kalıntısı. Yani Türkiye DAİŞ’den arta kalanlarla SMO’yu kurdu diyebiliriz.
 
Daha önce hiç DAİŞ’lilerin ve ailelerinin tutulduğu Hol kampına gittiniz mi? Gittiyseniz orada ne gibi gözlemleriniz oldu?
 
Evet, birkaç kez gittim. İnanılmaz büyüklükte bir kamp. Şu an kaç militan tutuluyor orada bilmiyorum. Ben en son ordayken 80 bin kadar kişi vardı. Burada bulunanlar DAİŞ militanları ve onların yakınlarından oluşuyor. Öncelikle kampa dair şunu söyleyebilirim; çok fazla güvenlik sorunu var. QSD’nin tek başına bu kampı idare edebilmesi çok zor ve çok ağır bir yük. Kendileri de bunu açıkça söylüyor. Sürekli kaçışlar yaşanıyor. O kadar insanı bir tesiste tutmak imkansız. Zaten en baştan Hol kampının geçici bir çözüm olması gerekiyordu. Fakat sonra ülkeler kendi vatandaşı olan DAİŞ üyelerini geri almadı. Şu an orası tam bir keşmekeş. 
 
 Peki ya kamptaki kadınlar?
 
SMO üyesi olan haber kaynaklarımdan aldığım bilgiye göre oradan kaçan kadınlar, kamptan ve QSD bölgesinden çıkar çıkmaz İdlib’e geri dönüyor ve oradaki DAİŞ artığı militanlarla evleniyorlar. Bu kadınların büyük bir kısmı DAİŞ’li olmaktan pişman değil. Bu hayatı istiyor ve gerçekten inanıyorlar. Bence ilk olarak çocuklar o kadınlardan ayrılmalı. Çünkü bunun içinde, bunu yaşayarak, yaşatarak ve öğrenerek büyüyorlar ve DAİŞ’in ikinci jenerasyonunu oluşturuyorlar. Her çocuk bundan kurtarılabilmeli, kurtarılmalıdır. Belki kadınların bazıları da kurtarılabilir. Çoğu aşırılıkçı ve radikal geçmişlerden geliyor. Her nereden gelmiş olurlarsa olsunlar bu gerçek değişmiyor. Yani zaten bildikleri tek şeyi, öğrendikleri tek şeyi hayata geçirmiş oluyorlar. Bir noktada değişebilirler mi bilmiyorum. Belki değişebilirler ama on binlercesi bir aradayken ve bu sorunu çözmek için hiçbir kaynak yaratılamazken biraz zor görünüyor.
 
Bu kamptaki belirttiğiniz sorunların çözülmesi için kendi ülkeniz olan Amerika’ya ya da Avrupa’ya uluslararası mahkemelerin kurulması konusunda bir çağrınız var mı?
 
Uluslararası mahkemeler gerçekten tek uygulanabilir çözüm. Hele ki pek çok ülke kendi vatandaşı olan DAİŞ üyelerini geri almıyorken. Ama bu insanlar mahkeme karşısına çıkıp, yargılanıp ceza aldıklarında nereye konulacaklar? On binlerce militan ve onların iş birliği içinde olduğu yakınları var. On binlerce hapis yatması gereken, suç işlemiş insan var. Uluslararası mahkemeler bunları yargılasın ama ya sonra? Hangi hapishanede kalacaklar? Buna bir çözüm düşünmek gerekiyor. Çünkü bu insanların Türkiye’deki hapishanelerde kalmaları diğer ülkeler tarafından, Amerika tarafından kabul edilecek bir şey değil. Örneğin Hol Kampı’ndaki kadınlara “kendi ülkende yargılanmak ister misin” diye sorduğunuz zaman, hepsi “hayır” diyor. Hepsi Türkiye’de yargılanmak istiyor. Çünkü birkaç ay yatıp çıkacaklarını biliyorlar. Yani yalnızca kadınlar değil, o DAİŞ kliplerinde gördüğünüz korkunç şeyleri yapan erkek DAİŞ militanları dahi bir kapıdan alınıp bir kapıdan bırakılıyor. Gerçek bu şekilde. Türkiye tutsak bir DAİŞ militanının olmak isteyeceği tek yer.
 
Kuzey ve Doğu Suriye’yi yakından takip eden bir gazetecisiniz. Sizce Türkiye hangi siyasi amaçlarla orada bulunuyor? Türkiye’nin Suriye’de kontrol ettiği bölgelere dair gözlemleriniz nelerdir?
 
Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu tekrar kurmak istediği apaçık. Yalnızca Suriye’de değil, biliyorsunuz, Türk milliyetçileri Kırım ve Yunanistan’ı da kendilerinden çalınan topraklar olarak görüyorlar. Yine Dağlık Karabağ’ın bir kısmını almak konusunda Azerbaycan’a yardım etmeleri, Suriye’deki operasyonlar, tamamı Misak- ı Milli haritasının tekrar hayata geçirilmesi gibi görünüyor. Eski Osmanlı haritalarına bakarsanız, tüm bu yerler Türkiye’nin ya işgalinin ya da üslerinin ve varlığının olduğu yerlerdir.  
 
Bunca deneyiminden bir çıkarım yaparsan, Türkiye’nin Kürt politikası hakkında ne düşünüyorsun?
 
Türkiye Kürtlere karşı açık bir savaş yürütüyor. Yalnızca Kürtlere karşı da değil, Ermenilere, tüm azınlıklara karşı sistematik bir savaş yürütüyor. Özellikle de Kuzey ve Doğu Suriye’de. Bu bölgede sık sık Türk STK’larının gelip gittiğini, okulları ve mülteci kamplarını ziyaret ettiklerini, buralara Türk bayrakları astığını, dilini ve para birimini değiştirdiğini görüyorsunuz. Suriye’deki okullara Suriye haritaları değil, Türkiye haritaları asıyorlar. Küçük çocuklara bozkurt işaretleri yaptırıyorlar. Tam bir etnik temizlik hali var. 
 
Bölgede gazeteci olarak geçirdiğiniz süreçle ilgili birçok şey anlattınız. Tüm bu zaman içinde en çok korktuğun an ne zamandı?
 
 
Kesinlikle Türkiye cezaeviydi. El Nusra tarafından kaçırıldığımda bile o kadar korkmamıştım. Kaçmak için bir şansım olabileceğini biliyordum. Ve kaçınca belki yakalanmam diyordum. Ya da en azından bir hava saldırısında ölürüm diye düşünüyordum. 
 
Kesinlikle Türkiye cezaeviydi. El Nusra tarafından kaçırıldığımda bile o kadar korkmamıştım. Kaçmak için bir şansım olabileceğini biliyordum. Ve kaçınca belki yakalanmam diyordum. Ya da en azından bir hava saldırısında ölürüm diye düşünüyordum. Ama Türkiye’deki hapishanede aylar boyu bir karanlığın içinde yaşadım. Birkaç kez ABD büyükelçiliğinden geldiler, hiçbir şey yapmadılar. Son derece gereksiz bir bürokratik girişimdi. Orda geçirdiğim zaman boyunca kimseyle konuşmadım, neler olduğunu da anlamıyordum zaten. Tam bir karartma haliydi. Yabancı cezaevlerinde senelerce çürüyen gazetecilerin hikayelerini duymuştum. Ne zaman çıkabileceğimi, bunun kaç ay ya da yıl sürebileceğini cezaevinin kapısının önüne çıktığım ana kadar bilmiyordum. En çok o belirsizlikten ve orada bana karşı olan davranışlarından korktum. Türkiye’ye bir daha gelmeyi düşünmüyorum. 
 
MA / Gözde Çağrı Özköse – Lezgin Tekay

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.