DOLAR 6,7688
EURO 7,6343
ALTIN 366,99
BIST 8,5849
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 29°C
Az Bulutlu

Temelli: Cumhurbaşkanlığı sisteminin kendisi darbedir

09.05.2020
A+
A-
ANKARA – İktidarın darbe söylemiyle “algı operasyonu” yaptığını belirten HDP’li Sezai Temelli, “Darbe mekaniğinden yararlanan yegane iktidarlardan biri AKP-MHP’dir. Cumhurbaşkanlığı sisteminin kendisi demokratik yaşama bir darbedir, başka bir yerde bir darbe aramaya gerek yok” dedi.
 
Koronavirüs salgınıyla birlikte izolasyon ve karantina en çok gündeme gelen konular oldu. Toplumsal gereksinimlerin karşılanması yerine bu süreci “fırsat” bilen iktidar, bunu muhalefete karşı “siyasal izolasyona” dönüştürdü. Salgınla ilgili her ne açıklama yapılacaksa yapılsın dönüp dolaşılıyor muhalefete yükleniliyor. Salgını iyi yönetemediği eleştirileri sıklıkla alan iktidar, muhalefeti hedef almaktan bir an geri durmadı. Son günlerde gündeme getirilen “erken seçim” ve “darbe” tartışmaları da bu gelişmelerden bağımsız değil. 
 
İktidar bu politikayla neyi amaçlıyor? Siyasal izolasyonla hedefine ulaşır mı? Erken seçim olur mu? Darbe söylemi neden yine gündeme getirildi? Ekonomik göstergeler neyi gösteriyor? İşsizlik tablosu neye işarettir? Sendika ve meslek örgütlerinin dile getirdiği “yeni bir toplumsal düzen” çözüm mü? 21 sonra telefon görüşmesi yapan Öcalan’ın verdiği mesajlar ve uyarılar yerini bulur mu? Tüm bu soruları Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’ye sorduk. 
 
 
 Bugün yaşananlar iktidarın 18 yıl boyunca ortaya koyduğu yönetim anlayışının sonucudur. Bugün 2 aylık süreç yerine, AKP’nin 18 yılı, kapitalizmin 40 yılı değerlendirilmeli.
 
Karantina günlerinde izolasyonun siyasal izolasyona dönüştüğüne dair yorumlar yapılıyor. Bu noktada neler düşünüyorsunuz?
 
İktidar salgını çok önemli fırsat olarak görüp değerlendirdi. Geçmişte de böyle yaklaşımları oldu. ‘Allah’ın lütfu’ olarak değerlendirdi. Buradan da kendi payına düşen en büyük nemayı elde etme peşinde. İktidar korona sürecinin yüzde ellisini iyi yönetiyor, yüzde ellisini kötü yönetiyor. Bu iyi yönettiği yüzde 50’si kendi yandaşlarına yönelik, diğer yüzde 50’sini ise koronanın kollarına teslim etti. Maske meselesinden tutun tedavi meselesine, sağlıkta erişim politikalarına kadar baktığımız zaman, hep böyle bir yandaş anlayışıyla meseleye yaklaşım söz konusu. ‘Kredileri kim alıyor, yardımlara kim ulaşıyor?’ diye baktığımızda, korona süreci yönetiminde de yine AKP’nin ayrımcı politikalarıyla hareket ettiği görülüyor. Cumhurbaşkanının her açıklamasını dinlediğinizde, bu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Biz bu rakamlara bakıp Türkiye çok iyi diyemiyoruz, henüz gerçekten ne ile karşı karşıya olduğumuzu kestiremediğimiz rakamlar var. Mesela Türkiye’nin belli yerlerinden sağlıklı verilerin gelmediğini düşünürsek, özellikle Kürdistan açısından söylüyorum; bu tablo iyi yönetiliyor diyemeyiz.
 
Ama bir gerçeklik var; bugün yaşananlar bu iktidarın 18 yıl boyunca ortaya koyduğu yönetim anlayışının, bir yönetememe halinin sonucudur. Bugün 2 aylık süreç yerine, AKP’nin 18 yılı, kapitalizmin 40 yılı değerlendirilmeli. Neo-liberal politikaların yaratmış olduğu insani ve doğa tahribatının bir pandemi karşısında nasıl çaresizliğe düştüğünü, AKP iktidarının yönetim anlayışının toplumu nereye sürüklediğini bu süreçte anlamamız mümkün.
 
Sosyal izolasyon, evde kal, oto karantina gibi önlemlerin neo-liberalizmi derinleştirmeye ve beraberinde otoriterliği artırmaya hizmet ettiği yönünde tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
Kapitalizmin 40 yıllık büyük dönemsel krizlerine, 8-10 yıllık uzun dalga krizlerine ve 1-3 yıl arasında yer alan durumsal krizlerine baktığımızda, kapitalizm aslında krizlerle yoluna devam eder. Önemli olan kriz dönemlerinde verilecek mücadele ile kapitalizme karşı bir başarı elde etmektir. Kapitalizmi geriletmektir ya da yıkmaktır. Krizler var diye kapitalizm kendi kendine ortadan kalkmaz, sistem dağılmaz. Buna karşı nasıl bir mücadelenin ortaya çıkığına bakmak gerekiyor. Kapitalizm bugünden öteye post neo-liberal dönemi sistem için kendisini, pandemi dönemi ışığında yeniden restore edecektir.
 
Özellikle bunun ip uçlarını biz aslında pandemiden önce gördük. Sürekli olarak insanlığa yapay zekanın iyi bir şey olduğu anlatıldı. Yapay zekayla robotik üretimlerle, aslında bir refah geleceği anlatıldı. Burada yine sınıfsal olarak baktığınızda yoksullara, işsizlere, emekçilere yer olmayan bir dünya anlatılıyordu. Dolayısıyla post neo-liberal dönemde daha az insanlı bir dünya, daha fazla doğaya ihtiyaç duyulan bir dünya bizi bekliyor. İşin kabus tarafı budur. Bu pandemi aslında bir biyolojik silahın nasıl kullanılacağına dair de bize ipuçları veriyor. Yani kitlelerin artık sistem için bir külfet haline gelmesi durumunda, bu kitlelerden ‘nasıl kurtulabilirizin’ ipuçlarını da veriyor. Tehlike bu denli büyüktür. Doğa ve insanın buna karşı mücadelesini o yüzden örgütlemek, büyütmek gerekiyor. Post neo-liberal dönem daha fazla otoriter rejimlere ihtiyaç duyar, çünkü ancak ve ancak otoriter rejimlerde bu kararları verebilirsiniz. Demokratikleşmiş bir sistem bu tür gelişmeler izin vermez. Sermaye birikiminin geleceği biyolojik silahlar da, uzay çalışmalarında, savaşlarda gizli. Böyle bir dünya, bize ister istemez tabii ki bu içinde bulunduğumuz meseleyi ciddiye almamız gerektiğini ortaya koyuyor.
 
 
Tarihin bu aşamasındaki şiddet dalgasına karşı, şimdi çok daha güçlü bir mücadeleyi örgütlemek zamanının geldiğini söylemek zorundayız.
 
Siyasetsizleştirme konusunda, dünyada ve Türkiye’de iktidarlar nasıl bir yapılaşma içerisinde?
 
Siyasetsizleştirme meselesi, tam bu sistemin ve rejimin arzuladığı bir şey. Toplumsallığı ortadan kaldırmak istiyorlar. Aslında tüm bu mesele toplumsallıkla aşılabilir. Toplumcu bir anlayışla, sosyalizasyonun gelişmesiyle, sosyalizm mücadelesiyle, demokrasi mücadelesiyle ancak buna karşı çıkılabilir. Rejimler ne yapıyor; tıpkı Türkiye’de, Rusya’da, İran’da olduğu gibi, tam da bu toplumculuğu ortadan kaldıran, sosyalizasyonları çökerten insanları kendi başına çaresizlikle imtihan eden bir yere sürüklüyor. Bu anlamda bunu derinleştiriyorlar, yoğunlaştırıyorlar, yeni saldırı mekanizmaları üretiyorlar. İnsanların düşünsel, psikolojik dünyasına bir saldırı mekanizmaları üretiyorlar. Korkuyu, kaygıyı, paniği besliyorlar. Diğer taraftan güvenlikçi mekanizmalar dediğimiz polis ve diğer aparatları çok daha yoğun şiddet mekanizmalarıyla toplum içinde yapılandırıyorlar. Bütün bunların birlikte izlediğimizde, tarihin bu aşamasındaki bu şiddet dalgasına karşı, şimdi çok daha güçlü bir mücadeleyi örgütlemek zamanının geldiğini de kendi kendimize söylemek zorundayız.
 
 
Türkiye’deki yapısal sorunların çözümüne dair bir hamlenin yerine, tersine bir vurgun ekonomisinin hakim olduğunu söylemek mümkün. 18 yıl boyunca bu çok daha belirgin bir şekilde işledi.
 
Türkiye’de ise işsiz sayısının 10 milyona yaklaşabileceği belirtiliyor. Başta işsizlik olmak üzere ekonomideki temel göstergelerin alarm verdiğini düşünüyor musunuz?
 
Türkiye ekonomisi zaten bu küresel krizin aslında en önemli maliyetlerini taşıyan bir ülke, yani dünya borsalarında bir kelebek etkisi ortaya çıksa, bunun en büyük fırtınası Türkiye üzerinde eser. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi en kırılgan ekonomi ve her zaman için kırılgan beşlinin içinde yer alır. Türkiye ekonomisi geriye dönük baksanız da böyledir. Kırılgan beşli de ki diğer 4 ülke değişir, Türkiye’nin yeri değişmez ,bu kırılganlığını hep korur. Çünkü Türkiye ekonomisi yapışkan bir krizle baş başadır. Birincisi bu iktidarın yönetememe meselesidir, ikincisi iktidarın çıkarcılığı, haksız zenginleşmesi, buna bağlı olarak aslında sömürüyü, talanı inanılmaz boyutlara taşımasından kaynaklıdır. Türkiye’deki maden sektörüne baksanız, enerji sektörüne baksanız, bunu görürsünüz. 
 
Türkiye’deki yapısal sorunların çözümüne dair bir hamlenin yerine, tersine bir vurgun ekonomisinin hakim olduğunu söylemek mümkün. 18 yıl boyunca bu çok daha belirgin bir şekilde işledi. Türkiye ekonomisinin de toplumunun da yapısal hiçbir meselesi çözülmemiş. Sosyal, siyasal ve iktisadi meseleler birbiriyle bağlı meseleler, bileşik kaplar meselesi gibi. Eğer bir yerde bu denli bir savrulma, kötü yönetim söz konusuysa, siyasal sisteme baktığınızda giderek otoriterleştiğini, sosyal meseleye baktığınızda ayrımcılığın derinleştiği, toplumsal barışın çöktüğünü görürsünüz. İktisadi barış zaten söz konusu değil, gelir dağılımı bozukluğu ortada. Türkiye ekonomisi deyim yerindeyse bir kumarhane ekonomisi. Yani parayı kapıp kaçma peşinde olanların, o ekonomi masası etrafına üşüştüğü bir tablodur. Bu bugüne kadar birçok felakete de yol açtı.
 
Bugünden sonrasında ise şöyle bir tablo karşımızda; bu iktidar iş başında kaldığı sürece, bunun farklı bir yere gitme olasılığı yok. Bu iktidardan umutlanacak bir şey yok, çünkü bunlar kumarbaz. Bunlar artık tedavisi olmayan bir vaka haline gelmiş. Bunlardan kurtulmak lazım, kurtulmanın yoluna bakmamız gerekiyor. Bunu başaramadığımız sürece, Türkiye ekonomisinde bir düzelme olmayacaktır. Geçici çözümler, palyatif çözümler, zaman zaman kısmi rahatlamalarla insanlarda algı yönetimi ile yol kat edecekler. Ama her geçen gün yoksulluk büyüyecek, işsizlik büyüyecek. İnsanların sağlık, eğitim gibi en temel ihtiyaçlara ulaşmaları söz konusu olmayacak. Tüm bunlara karşı insanlar daha fazla şiddetle karşı karşıya kalacaklar, daha ciddi baskılarla karşı karşıya kalacaklar. Şimdi bütün bunları dinleyenler, ‘bu denli mi bir kara tablo var?’ diyebilir. Ancak bu iktidar, bu zihniyet ayakta durduğu sürece bu tablo devam edecek. Bu tabloyu, karanlığı parçalamak için bir şey yapmak lazım. Bekleyen, uzlaşan ya da işte karamsarlığa kapılan değil, buna karşı mücadele etmek ancak bizi umut var kılabilir. O yüzden yeni yaşam meselesini örgütlemek gerekiyor, yeni yaşam meselesini hayata geçirmek için mücadele etmek gerekiyor.
 
 
Siyaseten tabana ve topluma baktığımızda 31 Mart toplumsal muhalefetin nasıl bir araya geleceğini, nasıl örgütleneceğini ve toplumun nasıl harekete geçeceği konusunda önemli bir deneyim barındırır.
 
 Sendika ve meslek örgütleri de artık “yeni bir toplumsal düzen” söylemlerini dillendiriyor. HDP’nin “yeni yaşam yaratma” programı ve bu konuda verdiği bir mücadelenin olduğu biliniyor. Bundan sonra nasıl bir ortaklaşma olabilir veya ne yapmak gerekir?
 
Özellikle emekten yana sendikalarda, emek meslek örgütlerinde bizim dile getirdiğimiz argümanların yer alması sevindirici. 1 Mayıs’ta söylem düzeyinde de bunu gördük. 1 Mayıs pandemi dönemine denk geldiği için, istediğimiz gibi bir kutlama ve mücadele olmadı. Ancak söylem düzeyinde daha fazla bir ortaklaşmanın yaşandığını söyleyebiliriz. Bu da bugünden yarına mücadele buluşmalarında, ortaklaşmalarında önemli bir etki yaratacaktır. Özellikle sendikalar, diğer meslek örgütleri ve insan hakları mücadelesi veren örgütler, bu tür ortaklaşmaları yakaladığında, siyasete de önemli bir motivasyon ve güç katıyor. Bugün siyasetin buluşmaları önündeki engellerin kalkması, biraz da tabandan gelecek olan bu etkilere bağlı. Bunu başarabilirsek, daha güçlü ortaklaşmaları yaratmak mümkün.
 
HDP kurulduğu günden bu yana hep bu çağrıları yaptı. Dolayısıyla bu anlamıyla katı çizgilerden kendini korudu, kırmızı çizgiler çizmeye çalıştı, büyük geniş ittifak zeminlerinde büyük buluşma ve ortaklaşmaları önemsedi. Fakat maalesef bizim dışımızda özellikle toplumsal muhalefetin kendi içindeki sorunları zaman zaman buna engel oldu. Bunu da anlayışla karşılıyoruz, çünkü Türkiye siyaseti belki de yeterince olgunlaşmamış bir şeyi yaşıyor. Bu ceberut devletin sürekli baskısı altında şekillenen bir siyasi geleneği var. Mesela Meclis’in yüzüncü yılı ama baktığınızda hala Meclis rüştünü yeterince ispatlayamamış, kanıtlamamış. Her zaman iktidarın boyunduruğu altında sıkışmış bir Meclis tarihi var. Ancak son dönemlerde olumlu gelişmeler var. Özellikle 31 Mart yerel seçimleri önemli bir işlev gördü, rol üstlendi. Siyaseten tabana ve topluma baktığımızda 31 Mart toplumsal muhalefetin nasıl bir araya geleceğini, nasıl örgütleneceğini ve toplumun nasıl harekete geçeceği konusunda önemli bir deneyim barındırır. Burada işte HDP’nin oynadığı öncü ve cesaretli rol, tarihe önemli bir not düşürmüştür. Bunda ısrarcı olmak gerekiyor. Sendikalara, emek meslek örgütlerine büyük görev düşüyor. Bu sorumluluk ve bilinçle yol kat eden her kurum, her yapı, bu sürece önemli katkılar sağlayacaktır.
 
Ne kadar çabuk seçime gidersek o kadar iyi, bu iktidardan kurtulmak gerekiyor. Fakat seçime nasıl gideceğiz ve seçimden sonra ne yapacağız?
 
 Güncel siyasetin gündeminde erken seçim var. HDP kongreye giderken erken seçim çağrısı yapmıştı. Olası bir erken seçime nasıl bakıyorsunuz?
 
Ne kadar çabuk seçime gidersek o kadar iyi, bu iktidardan kurtulmak gerekiyor. Fakat seçime nasıl gideceğiz ve seçimden sonra ne yapacağız? Bu sorulara sağlıklı yanıtlar üreterek ancak erken seçim konusu tartışılabilir. Biz erken seçim çağrısı yaparken, aslında o seçime kadar bir yol haritasını da ortaya koyduk. Bütün toplumsal muhalefete bu anlamda çağrılar yaptık. Bizim yol haritamızda toplumsal mutabakatın gerçekleşmesi, demokratik anayasa yapılması için yargıda gerçek anlamda bir reform ile bir yol temizliğini esas alan bir ortaklaşma ortaya koymamız gerektiğini belirttik. Güçlü bir demokratik ittifakla seçimlere gidilmesi gerektiğini ve yeni bir sistem için topluma söz verilmesi gerektiğini dillendirmiştik. Biz böyle bir model üzerinden çağrımızı yaparak, tartışmayı ortaya koyduk. Maalesef bu açıdan baktığımızda diğer muhalefet partileri demokrasi ittifakı, erken seçim konusunda bir adım atmadılar, samimi bir yaklaşım ortaya koymadılar. Bugün ortaya çıkan bu erken seçim tartışması da bizim ortaya koyduğumuz güzergahtan yoksun tartışmalardır. Günlük polemiğin içerisindeki tartışmalardır. Ben samimi bulmuyorum. Bir erken seçim atmosferi şuan ortada yok.
 
İktidar tarafından bir erken seçim ya da baskın seçim bekliyor musunuz?
 
İktidarın bir erken veya baskın seçim yapacağı bir atmosfer de yok. Aritmetikte dramatik bir değişiklik söz konusu değil. Daha önce bir baskın seçim denediler. 24 Haziran seçimleri bir baskın seçimdi, o baskın seçimde yegane amacı HDP’yi barajın altında bırakmaktı. HDP’siz bir parlamento hayal edildi. 24 Haziran HDP için baraj meselesini sonlandıran bir seçimdi, artık bundan sonra böyle bir mesele tartışmaya açık değil. Diğer taraftan başka bir aritmetik değişim söz konusu değil. Baskın seçim beklemiyorum. Ancak parlamento içi aritmetik değişebilir. Muhalefet partilerinin açıklamalarından bunu anlıyoruz. Bu anlamda değişiklikler olabilir. Açık söylemek gerekirse; hem Milliyetçi Hareket Partisi hem de İyi Parti bir Bahçeli sonrası senaryoya hazırlık yapmaktadırlar, en kritik gelişme o alanda yaşanacak ve onun etkileri ile belki bir seçim senaryosu ortaya çıkabilir. Ama şu an için böyle bir erken seçim meselesi söz konusu değil.
 
Bugünlerde bir darbe tartışması da yürüyor. AKP’nin darbe söylemlerini yükseltmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
AKP’nin algı yönetimi operasyonlarının bir parçası olarak değerlendiriyorum. Yani 15 Temmuz’da bunu çok çok daha etkili kullandılar. Şimdi de belli bir demecin üzerinde tepinerek, sanki bir yerlerde bir darbe senaryosu varmış ve buna karşı demokrasi havarisi kesilmişler gibi bir tablo ortaya koyuyorlar. Darbe dediğimiz mekanizmayı besleyen, darbe mekaniğinden yararlanan yegane iktidarlardan biri AKP- MHP iktidarıdır. Dolayısıyla bugün aslında bir darbenin sonuçlarını yaşıyoruz. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bir darbedir. Türkiye’nin demokrasisine, demokratik yaşamına bir darbedir. Dolayısıyla şu an için başka bir yerde bir darbe aramaya gerek yok. Darbe mekaniğini bu iktidar bizatihi kendi içinde olabildiğince iyi çalıştırıyor. Hayalini kurduğu şey bu otoriter rejimi daha da otoriterleştirmek, bir diktatoryal rejime dönüştürmektir. Tabii ki bir karşılığı yok. Kaldı ki birileri bu ülkede darbeye kalkışsa, bunun karşısına dikilecek yegane güç HDP’de buluşan bileşenlerdir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın, tarih boyunca da böyledir, bütün mücadele tarihimiz boyunca böyledir. Türkiye’de ne zaman darbe olmuşsa, bunun karşısına dikilmiş güç bugün HDP’de buluşan güçlerdir ve toplumsal muhalefetin içinde yer alan diğer yoldaşlarımızdır. Tartışmayı bugün için iktidar kendi sıkışmışlığını açmak için bir algı yönetimi olarak kullanıyor.
 
 
 HDP’nin tasfiye edilme süreci, HDP’ye yönelik “ıslah” çalışmaları, hep bu anlayışın ürünü ve Sayın Öcalan buna dikkat çekerek, bizi uyarıyor. Sayın Öcalan’ın mesajı, sıkıştırdığı o cümlelerden ibaret değildir.
 
21 yıl sonra ilk kez İmralı’da bir telefon görüşmesi gerçekleşti ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın HDP’ye yönelik uyarıları vardı. Siz bu uyarıları nasıl değerlendirdiniz?
 
HDP bir Türkiye Partisi olarak kuruldu. Fakat bugün HDP, Avrupa’dan Ortadoğu’ya çok daha zengin bir düşünsel ve fikirsel coğrafyaya sahiptir. Bunu idrak eden, bu anlamda büyüyen, genişleyen, ittifaklarıyla, katılımlarıyla mücadele anlayışı ile büyümek zorundadır. Bu bir zarurettir, olmazsa olmazıdır. Buna bu dönemde vurgu yapması, aslında çok önemli uyarıcı bir etkiye sahiptir. Rejimin otoriterleşmesi her zaman Kürt düşmanlığı üzerinden yürüdü. Bu yüzyıldır böyle devam ediyor. Rejim otoriterleştikçe, Suriye’de, Irak Kürdistan’ında ve Türkiye’de, Kürt düşmanlığına yönelik ciddi hamleler yapacaktır. Sayın Öcalan ilk olarak buna dikkat çekiyor.
 
İkinci olarak da rejim otoriterleştikçe, iktisadi, sosyal, siyasal alandaki adımları, HDP ve bu düşünceyi savunanlara karşı bir tasfiye politikası olarak geliştirecektir. Bugün hem erken seçim hem de darbe muhabbetlerine baktığınızda, en önemli risk taşıyıcısı HDP’dir. Çünkü HDP’nin yeni yaşam, demokrasi ve barış mücadelesiyle ortaya koyduğu şey, başka bir dünya tasviridir. Oysa şuan ki mevcut iktidar, bu köhnemiş sistemi devam ettirmeye çalışıyor. Bunun yolu bir Kürt düşmanlığı, iki HDP ve demokrasi güçlerini tasfiye etmekten geçiyor. HDP’nin tasfiye edilme süreci, HDP’ye yönelik “ıslah” çalışmaları, hep bu anlayışın ürünü ve Sayın Öcalan buna dikkat çekerek, bizi uyarıyor. Mesele çok ciddi ve önemlidir. Bu konuda HDP’yi oluşturan tüm yapılar üzerine düşen sorumluluğun gereğiyle adım atmalıdır. Kısır tartışmaların içine sıkışıp, kalınmaması gerekir. Hem Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından hem ulusal birlik çalışmaları açısından bölgesel ve küresel çapta bir düşünsel perspektifle hareket etmek gerekiyor. HDP genişlemeli derken, aritmetik konuşmuyordu Sayın Öcalan, zihinsel anlamda da niteliksel anlam genişlemekten bahsediyor. Sayın Öcalan’ın mesajı, sıkıştırdığı o cümlelerden ibaret değildir. Bir bütün olarak ele alıp, geniş değerlendirmek gerekiyor. HDP’nin güçlü ittifaklar kurması, güçlü ilişkiler geliştirmesi gerekir.
 
MA / Berivan Altan

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.