DOLAR 5,7695
EURO 6,3928
ALTIN 279,3
BIST 95.988
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 30°C
Parçalı Bulutlu

Temelli: Öcalan’ın 2013 referansı çözüme dair davetiye içeriyor

13.05.2019
A+
A-
 
PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecride karşı Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven’in 8 Kasım 2018’de başlattığı ve 1 Mart itibariyle tüm cezaevlerinde yayılan açlık grevi eylemleri ile 30 Nisan itibariyle başlatılan ölüm orucu eylemi sürüyor. 187 gündür devam eden eylemler sonucunda 12 Ocak’ta İmralı Adası’nda gerçekleştirilen aile görüşü ardından 8 yıl aradan sonra 2 Mayıs’ta ilk kez avukat görüşü de gerçekleştirildi. Yapılan görüşme Öcalan’ın gönderdiği mesajla kamuoyunda geniş yankı buldu. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Sezai Temeli ile tüm bu gelişmelerle birlikte YSK’nin İstanbul seçimlerine dair kararı ve 2 Mayıs görüşmesinin bu kararla aynı tarihe denk gelmesiyle başlayan tartışmaları ve MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamasını konuştuk. 
 
DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’le birlikte milletvekilleriniz ve binlerce tutuklu açlık grevinde. 30 Nisan itibariyle ölüm orucu eylemleri başlatıldı. Nasıl bir noktaya gelindi?
 
Leyla Güven’in eylemi başladığı günden bugüne 6 aydan fazla bir süre geçti. Geldiği nokta Türkiye toplumunun bir fotoğrafını veriyor. Türkiye toplumunun Kürt meselesine, demokrasi meselesine, barış meselesine nasıl baktığını buradan değerlendirmek mümkün. Açlık grevleri Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü, demokrasi ve barış konularında en odak noktaya işaret ediyor. Çözümün en temel referansına işaret ediyor. Konunun muhatabını gösteriyor ve tecridi işaret ediyor. Sayın Öcalan’a yönelik tecrit, Türkiye’nin çözümsüzlüğe mahkum edilmesidir. Hem demokratik çözümün önünü tıkarken hem de çözümsüzlüğü dayatan bir süreç olarak sürdürülüyor. Mutlak tecridin başladığı son 4 yıla baktığımızda bunu çok net görüyoruz. Açlık grevleri ve sonrasında başlatılan ölüm oruçları, Türkiye’nin duyarsızlığına işaret ediyor. Türkiye’yi dünyayı duyarlı olmaya davet ediyor. Duyarlılık konusunda çok geç kalındı. Bu konudaki ısrar hala devam ediyor. Görmezden gelmek, duymazdan gelmek ve meselenin çözümüne dair adım atmamak konusunda da bu an itibariyle ısrar var. Halbuki talep çok açık ve net. Sayın Öcalan avukatları ve ailesiyle görüşsün. Yasaların sağladığı haklardan herkes gibi yararlansın. Bu kadar meşru bir talep. 
 
Bu konuda adım atmamanın ısrarı nedir? 
 
Aslında çözümsüzlükten beslenen bir iktidar anlayışı karşınıza çıkıyor. Açlık grevleri ve ölüm orucu konusunda kimsenin mazeret etme zamanı değil. Kimsenin bu konuyu görmezden gelme zamanı değil. Her şey çok kritik aşamaya geldi. Ölüm orucundaki insanlar çok riskli bir durumdadır. Bu riske karşı olası ortaya çıkabilecek kayıplara karşı bir an önce harekete geçmek gerekiyor. Her konuşmamızda söylüyoruz. Açlık grevleri konusunda geç kalındıkça kalıcı hasarlara neden oluyor. Bu ciddiye alınacak bir konu, doktorlar uyardı, dünyanın birçok yerinden insanlar uyardı. Uyarılar karşılık bulamadı. 
 
Kamuoyunun ve devletin sessizliği sürüyor. Tutuklu anneleri her gün alanlara çıkarak, çocuklarının taleplerine dikkat çekiyor. Ancak saldırılara maruz kalıyor… Anneler ne istiyor?
 
 
Annelere yönelik bu çirkin saldırılar, nefret söylemi, anneleri hırpalayan, annelere şiddet uygulayan anlayış kabul edilemez. Anneler ne istiyor; çocuklarımız ölmesin istiyor. Bugün cezaevindeki çocuklar hepimizin çocukları. Anneler bu ülkede hiç bir annenin bu savaşta evladını istemiyor aslında. Yıllardır bunu dile getiriyor. İktidarın savaş politikalarına karşı barışı savunuyorlar. Bu yüzden bunlar barış anneleri. Beyaz tülbentleriyle acıyla yoğurdukları hayata karşı inatla barışı savunan anneler. 
 
Bugün anneler üzerinden siyaset yapılıyor. Ülkenin Cumhurbaşkanı ağzını açtığı zaman “Cennet annelerin ayakları altındadır” diye konuşuyor. Sokağa geldiğinizde o annelere şiddet uygulanıyor, nefretle yaklaşılıyor. Bu samimiyetsizliğe son vermek gerekiyor. Annelerin sesi önemli bir sestir. Türkiye’nin geleceğini kurtarmaya yönelik bir mücadeledir. Ülke bir felakete sürükleniyor. Ülke kriz içinde ve buna karşı çıkan her ses kıymetlidir. Annelerin sesi en güçlü sestir. Annelere sahip çıkmak evladına sahip çıkmaktır. Ölümlere hayır demektir. Açlık grevleri ve ölüm orucunun sonlanabilmesi için bu tecridin bir an önce sonlanma çağrısını bir kez daha tekrarlıyorum. 
 
Beyaz tülbent korkusu oluştu…
 
Devletin neyden korkusu yok ki, devlet her şeyden korkuyor. Gençlerden, kadınlardan, annelerden, beyaz tülbentten korkuyor. Devlet bir paranoyak akla tutsak olmuş. Devlet her türlü hak, demokrasi ve özgürlük mücadelesini kendisine tehdit görüyor. Türkiye’nin temel meselesi bu; Türkiye sorunlarını böyle ceberut bir iktidarla çözemiyor. Devletin demokratikleştirilmesi; halkın söz, yetki ve karar sahibi olabilmesidir. Devlet halka siyaset yapma hakkı tanımıyor. Çünkü siyaset yapan ve demokratik siyasetin içinde olan bütün özneleri, kendisine tehdit olarak görüyor. Ve buna karşı şiddetle refleks üretiyor. Refleksleri de şiddet barındırıyor. Devlet; artık yönetilmiyor. Devlet; bir kurumlar bütünlüğüdür. Bunun merkezinde hükümeti görüyorsunuz. Topyekun hepsine baktığınızda bir yönetemem krizi içindeler. Yönetememenin bedelini halka şiddetle ödetmeye çalışıyorlar. Hukuk tanımamalarının, yasaların gereğini yapmamalarının nedeni budur. Ellerinde ne var; güvenlik gücü dediği bir açık şiddet yapılanması var. Bunu sürekli halka karşı kullanıyorlar. Annelerin beyaz tülbendine saldırıyorlar. Kürt meselesi olduğunda şiddet başka bir boyuta eviriliyor; çünkü Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslenen korku iktidarına dönüşmüş. Paranoyak bir halin tezahürü de korku iktidarıdır.  
 
Ne yapmalı?
 
Bu korkuyu kırmak lazım. Daha fazla siyasette olmak gerekiyor. Bütün engellemeler ve şiddet görüntülerine rağmen halk daha fazla siyasette olmalıdır. Birlikte mücadeleyi ortaya koymalıdır. Tecrit meselesi üzerinde neden böyle direniş vardır; baktığınızda sadece cezaevlerinde 3 bin insan açlık grevinde. Dev bir rakamdan bahsediyoruz. Küçümsenmeyecek bir direnişten bahsediyoruz. Neden önemlidir; çünkü tecrit hukuku meşrulaştırmaya ya da tecrit hukukunu olağanlaştırmaya çalışan bir iktidar anlayışıyla karşı karşıyayız. Tecrit hukukun kırılması Türkiye’nin demokratikleşmesi, hak, hukuk ve insan hakları konularında adım atabilmesi üzerinden olağanlaşmasını sağlayacaktır. Dört yıl önce başlayan tecrit, o gün herkesin İmralı Adası ile sınırlandırdığı bir düzenek, bugün bütün ülkeyi tecritleştirmiştir. Biraz ileride basın açıklaması yapsak, şiddet tekelini elinde tutan devletin görünen yüzü etrafımızı sarar. TOMA’ları, akrepleri, şiddet örgüsünü etrafınızda görürsünüz. Ben Kanarya Sevenler Derneği’yim, kanarya haklarını savunacağım deseniz bile etrafınızda o yüzü göreceksiniz. Çünkü devlet her şeyi kendi varlık nedeni üzerinden buna konumlandırıyor. Geliyor; bu çözümsüzlüğü Türkiye halklarına dayatıyor. 
 
Öcalan’la 12 Ocak’ta kardeşi Mehmet Öcalan’ın yaptığı görüşme ardından 2 Mayıs’ta avukat görüşü gerçekleştirildi. Leyla Güven’in kimsenin katılmadığı duruşmada tahliye edilmesini de hatırlarsak, bu görüşmeler açlık grevi eylemlerini sonlandırmaya dönük taktikler mi?
 
 
Bir taktik mesele içinde okumak, meseleyi daraltmak olabilir. Dört yıllık tecritten bahsediyoruz; HDP olarak bu konuyu çokça dile getirdik. Dünya ölçeğinde dile getirildi. Burada hem hukuksuzluk hem de ciddi bir insan hakları ihlali var. Bunun ötesinde Ortadoğu siyaseti, Türkiye siyaseti önemli bir muhatabından yoksun kalıyor. Siyaset bu anlamıyla üretilemiyor. Sayın Öcalan’ı bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Böyle geniş bir yelpazede meseleyi ele aldığınızda, bu taktikten daha çok mücadele ve direnişin bir etkisi olarak ortaya çıkan bir durumdur. 12 Ocak’ta Mehmet Öcalan’ın adaya gitmesinde de aynı şeyi görüyoruz. Öncesinde başlayan açlık grevleri var. Ama 4 yıl boyunca dile getirilmiş bu haklı taleplere yönelik bir mücadele var. Taktik diyorsanız; devlet geçiştirmeye çalışıyor her seferinde. Muhatabın siyasete müdahalesini engelleyici, geçiştirici, günü kurtarmaya yönelik adımlar atarak, siyaseti soğutmaya çalışıyor. 12 Ocak’taki görüşme etkili olamadı. 25 Ocak’ta yine böyle bir hamleyle günü kurtarmaya çalışsa da yine etkili olamadı. 
 
2 Mayıs görüşmesi, 6 Mayıs’ta kamuoyu ile paylaşıldı. Görüşme notları çok önemli mesajlar barındırıyordu. Kısaydı ama Türkiye siyaseti açısından önemli mesajlar barındırıyordu. Devletin taktiksel anlamda başarılı olamadığını, bu mücadele ve direnişe taktik hamlelerle cevap üretemeyeceğini, gerçek hukuki adımlar atma zorunluluğu ortaya koydu. Bunun bir an önce gerçekleşmesi gerekiyor. 2 Mayıs’taki görüşmeden sonra açlık grevinde olan, direnişi sürdürenlerin açıklaması oldu. Bu görüşmeden tecridin bittiğini çıkartmıyoruz. Tecrit devam ediyor, bu konuda Adalet Bakanlığı’nın açıklama yapması gerektiği, düzenli avukat ve aile görüşü, iletişim hakkı, yayın organlarına ulaşmasına dair talepler yerine getirilmelidir. Bu açıdan baktığımızda; taktik dediğimiz meseleyi, devleti taktik hamle yapmaya zorlayan güçlü bir direniş ve mücadele var. Siyaset bu anlamıyla özellikle Kürt meselesinin çözümü, Ortadoğu meselesi, Türkiye’nin özlemini duyduğu onurlu bir barış ve demokratik çözüm meselesinde muhatapsızdır. Muhatabının siyasete dair sözünün kısıtlanması karşısında önemli bir direniş vardır. 
 
Yani devlet adım atmak zorunda mı kaldı?
 
Zindanlar, sokaklar, Türkiye genelinde siyasetin bu konuda, HDP’nin uzun süredir ısrarla dile getirdiği, siyasetin giderek bu konuda odaklaştığını, çeşitli kurum ve kuruluşların bu konuya dair sözünü söylediği, Avrupa’da çeşitli kurum ve kuruluşların insan hakları örgütlerinin, sivil toplum örgütlerinin artık bu konuya müdahil olduğu bir durum ortaya çıkmıştır. Böyle bir durumda kayıtsız kalabilecek bir devlet yok. Buna bağlı olarak adımlar atmak zorunda kalıyor. Geçiştirmeye çalışıyor, başarısız oluyor, yeniden bir adım atmak zorunda kalıyor. 2 Mayıs görüşmesinden sonra en kısa zamanda hukukun ve yasaların yerine getirilmesi için adım atmalıdır. 
 
Öcalan’ın mesajında 2013’teki Newroz Bildirgesi, “onurlu barış” vurgusu, Kuzey ve Doğu Suriye’ye işaret etmesi nasıl okumalı?
 
 
Öcalan mesajlarını çok kolay okuyamazsınız. Meali o kadar kolay dile getirilecek bir durum değil. Çok yoğundur bu mesajları okumak. Ben kendim okumamı söyleyebilirim. Tabi ki farklı okumalara tabi tutulabilir. Ama ben kendi penceremden, siyasi deneyimlerimden çıkardığım sonuçlarla; en önemli vurgulardan biri 2013’tür. 2013’ü referans göstermesi önemlidir. Bakın başka bir tarih göstermiyor. 2013’ten geçen bu süreye rağmen 2013’ü tekrar göstermesi, çok önemli bir referans tarihtir. 2013 ile bugün arasında geçen sürecin bir özeleştiri çağrısı vardır. Herkese yönelik vardır. 2013’ten bugüne kadar bu sürecin tüm aktörlerinin yeniden değerlendirmesine yönelik bir çağrı vardır. Referans tarihten bugüne kadar geçen sürede ortaya çıkmış sorunlar, aksaklıklar ya da meselelere dair herkesi yeniden düşünmeye davet ediyor.
 
2013’ten bugüne kadar geçen sürenin nasıl örülmesi gerektiğine yönelik mesajının içinde çok önemli işaretler var. “Onurlu barış”; bir barış müzakeresinin nasıl örülmesi gerektiğini yeniden tarifliyor. “Demokratik çözüm”; bir çözüm meselesini, bu geçtiğimiz sürece göre değil, demokratik, toplumun bütün dinamiklerinin katıldığı süreç olarak dile getiriyor. “Rojava” okumasında da demokratik cumhuriyet meselesini hem Türkiye açısından hem de Suriye açısından bir daha hatırlatıyor. Bir bütün olarak okuduğumuzda, demokrasi ve barış mücadelesi sürecinin yetersizliklerine de işaret ediyor. Gerçekten çok önemlidir. 
 
Türkiye’nin demokrasi meselesi, Ortadoğu’nun demokrasi meselesidir. Ortadoğu’nun barış meselesi, Türkiye’nin barış meselesidir. Mesaj bütünlüklü olarak ele alınıp değerlendirilmeli. Bu konuda bütün bu meseleleri halletmemizin yolu Kürt meselesini çözmektir. Kürt meselesinin nasıl çözüleceğine dair bugüne kadar ortaya konmuş en gerçekçi yaklaşım, Öcalan’dan geldi. 2013 referansı da bu çözüme dair yeniden bir davetiye içeriyor. Fakat süreç eleştirisini koyarak, referans tarihe çağrısını yaparken, yeniden bu sürecin değerlendirilmesini öneriyor. 
 
Eğer tecrit bir an önce sonlanıp, başka görüşmeler gerçekleşirse, bu görüşmelere bağlı olarak tabi ki fikirleri çok daha açık bir şekilde kamuoyuna ulaşacaktır. 
 
 2 Mayıs’ta yapılan görüşmenin 6 Mayıs’ta YSK’nın İstanbul seçimleriyle ilgili karar vereceği tarihe denk gelmesi tartışma konusu oldu. 31 Mart’ta izlediğiniz stratejinin aksine AKP’yi destekleyeceğiz yönünde sıkça yazılıp çizildi. Böyle bir durum söz konusu mu?
 
Türkiye siyasetinin içine düştüğü acizlik burada saklı. Türkiye siyasetinin giderek sığlaşmış hali burada saklı. Koskoca bir Kürt meselesinin çözümünden, demokrasi ve barış meselesinin çözümünden söz bir konuyu, İstanbul seçimlerinin açıklanacağı tarihe denk getirilmesi ve buradan ortaya çıkacak manipülasyonlara indirgemek, Türkiye siyasetinin ne denli tükenmiş olduğunu bize gösteriyor. Siyasette her şeyden önce neleri bir birinden ayırıp okuyacağınız, neleri birlikte okuyacağınıza dair bir zanaat ustası olmanıza ihtiyaç vardır. Siyasette bunu yapmıyorsanız, her şeyi bir birine bağlayıp, bir komplo teorisi üzerinden siyaseti okumaya çalışıyorsanız, bu tükenmiş olan siyaseti benimsemek anlamına geliyor. Bunu kim yapıyorsa böyle. 
 
Evet, aynı tarihe denk gelmiş olabilir. Hatta bu niyetle hareket etmiş olanlar olabilir. YSK’nın bu denli meşrutiyetini yitirmiş kararını saklamak, gizlemeye çalışmak isteyenler olabilir. Ama kalkıp İmralı Adası’ndan gelen görüşme notlarını önemsememek, oradan gelen açıklamaların siyasete etkisini görmezden gelip, meseleyi bu manipülasyona sıkıştırmak, Türkiye siyasetine bir şey katmayacağı gibi, içinde bulunduğumuz durumu çok daha kötü bir yere sürükleyecektir. YSK meselesi ayrı tartışılır ama herkes görüşme notlarını çok doğru okuma gayretinde olmalıdır. 
 
Peki İstanbul seçimlerinde aynı stratejiyle mi gideceksiniz?
 
 
Bizim stratejimiz uzun soluklu bir stratejidir. Bir demokrasi ve barış mücadele hattı var. Bu hattın içinde seçimlerle birlikte önemli uğraklar olduğunu, bu temelde mücadelemizi yükselteceğimizi açıkladık. Buna bağlı olarak 31 Mart seçimlerinde Türkiye halklarına umut veren, Türkiye’de gidişatı değiştirebilecek bir siyasi kulvarı var eden strateji ortaya koyduk. Başarılı oldu mu? Kesinlikle olduk. Biz bu kulvardan neden çıkalım. Biz bu kulvardan çıkmayacağız. Ama 31 Mart ile 23 Haziran seçimleri arasında bir süreç yaşıyoruz. Bu sürecin gereklerini de yapacağız.
 
Daha 23 Haziran seçimleri belli olmadan, İstanbul seçimlerinin yenilenme kararı verilmeden aslında stratejimizi revize ettik. Şimdi demokrasi ittifakı zamanıdır dedik. Türkiye halkları Demokrasi İttifakı’nı güçlendirmeli, çeperini büyütmelidir. Yoksa sadece seçime gidip oy kullanmak değildir. Böyle olsaydı, her şeyi seçimle, sandıkla çözebilirdik. Ama o sandığa nasıl gideceğimiz, sandıktan neyi çıkartacağımız önemli. O sandıktan sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nı çıkartmayalım. Sandıktan güçlü bir Demokrasi İttifakı çıkaralım, demokrasi ve barış mücadelesini çıkaralım. Bu ülke tecride, savaşa, ceberut iktidarın yolsuzluklarına mahkum kalmasın. Bunu yapabilirsek anlamlıdır. O yüzden bu süreci iyi değerlendirmeli. Bizim stratejimiz bir süreç stratejisidir. Bu süreci nasıl iyi değerlendirebilir; bunu Demokrasi İttifakı’nı büyüterek yapabiliriz. Kadınlar, emekçiler, tüm inançlar bir araya gelerek, toplumsal muhalefeti yeniden güçlü bir şekilde buluşturarak, bunu başarabiliriz. 
 
Esas süreci nasıl yürüteceksiniz. Herkes bize soruyor; HDP’nin ne yapacağı belli, HDP’nin bugüne kadar ne yaptığı bu günden sonra ne yapacağı nettir. HDP’nin siyaset anlayışı budur. HDP radikal demokrasi anlayışıyla hareket eden çoğulcu bir yapıdır. Önünde Demokratik Cumhuriyet hedefi var. HDP’nin ne yaptığı belli; esas siz ne yapacaksınız? Bu bütün Türkiye halklarına seslenmektir. Gelin demokrasi konusunda ittifak yapalım, hep birlikte anayasamızı yapalım ve toplumsal barışı inşa edelim. Bu anlamsız, Türkiye’yi boğan, siyasetsiz bırakan anlayışa son verelim. Bizim açımızdan stratejimiz güçlüdür, yoluna devam ediyor. Davetimiz Türkiye’deki tüm demokrasi güçlerinin bu mücadeleye katılma yönündedir. İnanıyorum ki; 23 Haziran’a giderken, biz çok güçlü bir şekilde Demokrasi İttifakı meselesini, en güçlü bir şekilde adımlar atacağız. 
 
2 Mayıs görüşmesi ve akabinde İstanbul seçimleri. “HDP, AKP ile anlaştı” tartışmaları yürütülüyor. AKP ile bir pazarlık var mı?
 
Hayır, AKP ile bir pazarlığımız söz konusu değil. AKP-MHP bloğu denen bir blok var. Bu blok Türkiye’de faşizmi kurumsallaştırmaya çalışan bir bloktur. Böyle bir blokla uzlaşma yapmamız mümkün değildir. Bu bloğun her şeyden önce Türkiye’nin önündeki bütün demokrasi kanallarını tıkadığını çok iyi bilmek gerekir. Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde adımlar atacağımızın kimsenin kuşkusu olmasın. Sayın Öcalan’la görüşmelere gelince; kendi görüşme notlarında belirttiği gibi Türkiye’nin demokratikleşmeye ihtiyacı var, demokratik çözüme ihtiyaç var. Dolayısıyla demokratikleşme, onurlu barış ve toplumsal uzlaşma meselelerinin hayata geçirilebilmesinin yegane yolu bu faşist bloğun geriletilmesi ve dağıtılmasından geçiyor. Bunların bir biriyle çelişen bir tarafı yok. Tam tersine bir birini güçlendiren yanları var. 
 
 MHP Lideri Devlet Bahçeli’den “Öcalan avukatıyla görüştürülsün” açıklaması geldi. Beklenmeyen bir açıklamaydı, nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Ben şaşırmadım. Bu direnişi kimse küçümsemesin, çok güçlü bir direniş. Türkiye’de bütün siyasetçileri dile getiren bir direniştir. Ölüm orucuyla, açlık greviyle, Türkiye’nin her yerinde odak gündem olmasıyla önemli bir direniştir. Dolayısıyla bunu kimse küçümsemesin. Bahçeli’nin “avukatlar görüşsün” dediği artık aslında ülkenin ne denli bir çözümsüzlüğe sürüklendiğini, ne denli sıkışmış olduklarının da bir yansımasıdır. Keşke 187 günü geride bırakmadan, hükümet, Adalet Bakanı gereğini yapsaydı. Keşke son 4 yıl boyunca Türkiye bu tecrit koşullarını yaşamasaydı. O zaman Türkiye bambaşka yerde olabilirdi. Ama bugün Bahçeli bunu söyleyebilecek bir aşamaya gelmişse, artık Türkiye’nin bütün kurumları, yapıları, sivil toplum örgütleri sessiz kalmaktan hicap duymalıdır. Artık herkes konuşmalıdır. 
 
MA / Özgür Paksoy
 

Haber/Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.