DOLAR 5,5615
EURO 6,3064
ALTIN 236,5
BIST 99.326
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Parçalı Bulutlu

Yeni Rejim, Ekonomik Kriz ve Kadın Emeği

18.09.2018
A+
A-

24 Haziran baskın seçimleri hemen hemen her politik mecrada dillendirildiği gibi Türkiye için kritik bir eşiği işaret ediyordu. Bu eşik; halihazırda yaşanan ekonomik krizin, rejim ve devlet krizinin çakıştığı bir dönemde, AKP/Erdoğan iktidarını kalıcılaştırmak adına, krizleri öteleyip, bastırarak ilerlemek isteyen anlayışın, Türkiye’yi sürükleyebileceği karmaşanın sınırlarını işaret ediyordu. Nitekim bu karmaşa seçim sonrasında patlamaya hazır bir hale gelen ekonomik alanda kendi sınırlarına dayandı bile.

Seçimlerin öncesinde de var olan devlet krizi, kısmen MHP ve ordu ile yapılan anlaşmalarla giderilmeye çalışılsa da emniyet, ordu, yargı ve kamu kurumlarında devam eden FETÖ operasyonları hala nasıl bir devlet krizi yaşandığının en açık göstergesi. Rejim değişikliğinde ise 16 Nisan ve 24 Haziranla birlikte varılması istenen noktaya gelindi ama henüz toplumsal alan bütünüyle yeni olana adapte edilebilmiş değil. Çok fazla hesap yapıldı fakat çarşıya uyum beklendiği gibi gitmiyor.

Evet, Türkiye halkalarından yüzde kırk civarında bir kitlenin Erdoğan önderliğinde böyle bir rejim değişikliğini onayladığını söylemeliyiz. Fakat geriye kalan yüzde altmışın da rejim değişikliğini ve bu iktidarı istemediği gerçekliğini unutmamalıyız.

Kadının yeni rejimdeki yeri

Rejim değişikliği, devlet krizi ve ekonomik kriz öncesinde de kadınlar için hayat yeterince zordu. Bu yapılarla olan “ilişkiler” hiçbir zaman iyi olmadı veya iyiye gitmedi. Ama en azından yakın tarihte bu kadar kötüye de gitmemişti. Elbette bu kurumların değişen yapılarıyla birlikte değişmeyen tek yönleri, kadının emeği ve bedeni üzerinde kurulan tahakkümün kullanım biçimi. Devlet her zaman bütün kurumlarıyla (adalet, eğitim, sağlık…) erkek devletti, çünkü yapısı kadının aile içerisindeki konumu üzerinden şekillenmiştir; rejimler ve onu yöneten iktidarlar da her zaman erkek egemen anlayışını korur, ha biraz daha inceltilmiş, ha biraz daha kaba… Sermaye her zaman olduğunu gibi kadın emeğini ev içerisinde ve iş yerlerinde daha fazla sömürmek için hareket halinde.

O zaman bu dönemin farkı ne?

Erdoğan/AKP iktidarının anayasal statü kazandırdığı yeni rejimin temelleri büyük oranda kadının ikinci cins konumu üzerine inşa edildi. Yeni rejim; tamamen heteroseksüel erkek, Türk ve Sünni bir karakter ediniyor. Tek din, tek ırk, egemen cinsiyet ve hakim cinsel yönelim üzerine kurulu bu rejimde kadınlara, LGBTİ’lere, Alevilere ve diğer halklara yönelik saldırılar da haliyle şekil değiştiriyor, derinleştiriliyor. Ne dünyada ne de T.C devlet tarihinde tüm bu baskı biçimleri ve baskının yöneldiği toplumsal unsurlar yeni bir şey değil. Fakat bugün bir kadın cadı diye yakılsa, “ortaçağda da yakıyorlardı zaten” diyemeyeceğimiz gibi, bugünün reel politik durumu ve toplumsal mücadeleler tarihi dikkate alındığında, eylemin ve anlamının değiştiğini okumak çok zor olmasa gerek.

Türkiyeli kadınlar bugünün dünyasında; onlarca yıllık mücadelelerinin getirdiği kazanımları bir çırpıda (16 yıl) geriye götürmüş ve götürmeye devam eden; kadının evde yılmaz ve fedakar bir hizmetçi olduğu gibi, iş yerinde en zor koşullara ve en düşük ücretlere çalışmaya hazır bir karınca olmasını; mümkünse nerede güleceğini nerede ağlayacağını dahi toplumun ve devletin erkek egemen yapısının belirlemesini; ne giyeceği, nasıl düşüneceği, kiminle sevişeceği mahallenin, kocanın, babanın kontrolünde olsun isteyen bir iktidarla mücadele etmek zorunda.

“Cennet anaların ayağı altındadır” diye bağıran bu zihniyetin geldiği nokta, anneleri, anneanneleri kollarından kelepçeleyip sürükleyerek tutuklamaksa; kadının ismi ne olursa olsun, -anne, kardeş, işçi, öğrenci- toplumdaki yerinin neresi olduğu apaçık ortaya serilmiş demektir. Onların dayattığı rollere karşı alınan her tutum, girilen her mücadelede bunu daha yakıcı bir şekilde hissedeceğiz.

Ekonomik Kriz ve Kadın Emeği

Seçimlerden hemen sonra ekonomik kriz giderek kendini daha yakıcı bir şekilde göstermeye başladı. Bunu en çok Türk Lirasının değer kaybında gözlemleyebildik. Bir çok hammaddenin ve temel yaşam maddelerinin Dolarla ithal edildiği düşünüldüğünde, sadece TL’nin kaybettiği değerin yarattığı pahalılık bile, zaten yoksullukla boğuşan halkın boğazına bir düğüm daha ekledi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre yıllık enflasyon Ağustos ayında yüzde 17,90’a çıktı. Bu da son 14 yılın en yüksek enflasyon değeri anlamına geliyor.

Bu gerçeği iktidarın hiçbir zırvalığı değiştirmiyor ne yazık ki.

Ekonomik kriz, kapitalizmin neoliberal saldırılarının ataerkil ilişkilerle yeniden harmanlanmasını sağlayacak ortamı besledi. Bugün geldiğimiz noktada derinleştirilen ataerkil-neoliberal politikalar kadınların günlük yaşamını kar odaklı esir almış durumda.

Ekonomik krizlerin en yakıcı sonuçlarını kadınlar yaşar. Evet binlerce kez duyduğumuz bu cümlenin yüzlerce yıllık tarihi var. O tarihten çıkıp gelen bu tespitin bugün hala karşılığını koruyor olduğunu görebiliyoruz. Dışarıda ücretli olarak çalışan kadın için de, görünmeyen emeğiyle birlikte ev emekçisi kadın için de.

Kriz dönemlerinde toplumsal ilişkilerin bütününde olduğu gibi kadınlar için de yaşamsal çelişkilerin üstündeki örtüler gittikçe incelir. Bu çelişkileri kadınların nefes aldığı her ortamda; evlerde, kampüslerde, fabrikalarda, atölyelerde vd. açığa çıkarmak, teşhir etmek, erkekliğin suratına tokat gibi çarpmak için, yeni bir örgütlenme anlayışını da açığa çıkarmamız gerekiyor.

Enflasyonun ateşi evleri sarıyor

Dışarıda ücretli çalışan işçi kadın; bugün bir erkekle aynı işi yapsa dahi eşit ücreti alamıyor. Taşeron firmalar çoğunlukla kadın işçileri güvencesiz koşullarda ve esnek çalışma saatlerine zorunlu kılıyorlar. En kötü, en ucuz işçiliklerde sürekli kadın emeği aranıyor. Neoliberal uygulamaların kadın emeğini kıskacına almasını kolaylaştıran erkek egemenliğinin ta kendisidir. Kadının evdeki ve toplumdaki konumu iş hayatındaki konumunu da belirliyor.

Kadın toplumda ikinci cins olduğu gibi iş hayatında da yardımcı işçi pozisyonundan kurtulamıyor.
Ev içerisi ise artan pahalılıkla birlikte bir ateş topuna dönüşüyor. Kadınlar o evden çıkmayı başarabilse her yeri yangın yerine çevirecek adeta. Ev emekçisi kadının görünmeyen, ücretsiz, güvencesiz ev işleri –emeğin yeniden üretimi ve bakım işi- pahalılıkla aynı orantıda artış gösteriyor.

E salçanın kilosuna yüzde otuz zam gelince iş başa düşüyor, biberler, domatesler ayıklanmaya başlıyor. Ekmek fahiş fiyatlara satılınca, un eleniyor, hamur mayalanıyor. Tasarruf tedbirleri ev içerisinde başlıyor ki zaten muktedirler de bunu istiyor.

Peki bu tasarrufu kim yapacak, kim bu fedakarlar ordusu?

Kadınlar elektriğinden suyuna, yiyeceğinden giyeceğine, çocuğun kırtasiye masraflarına kadar nereden tasarruf yapacağını düşünüp duruyor. Tasarruf yaparken de ev içi çalışma saatleri ikiye katlanıyor. Tasarruf tedbirleri yetmiyor, bir de parça başı işçilik gibi kölelik sektörlerinde kadınlar ev içerisinde “arta kalan” zamanlarında ev idaresine “destek” olmaya çalışıyor.
Bu da sermayenin işine geliyor; artan pahalılıkta ücretlere zam yapmak yerine ücretsiz kadın emeğini devreye sokuyor.

Erkek egemenliği bunun kılıfını hazırlıyor, devlet de kadının ikinci cins konumunu güçlendiren politikalarıyla destekliyor. Muazzam bir iş birliğine hoş geldiniz.

Bu işbirliğini bozmak gerek

“Dört yanım puşt zulası”* Evet dört bir yandan kuşatılıyoruz. Erkek egemenliğinin ve kapitalizmin çok yoğun bir saldırısıyla karşı karşıyayız. Açlık kapımızın eşiğinden içeri girdi. Evde soframıza bir tane fazla ekmek koyamıyorken, dışarıda en kötü koşullarda, mobbing altında çalışmaya çabalıyoruz. Sokakta her an taciz veya tecavüz korkusuyla hareket ediyoruz. Toplu taşıma araçlarında, halka açık alanlarda sürekli şiddete maruz kalıyoruz. Hayat daha ne kadar kötü olabilir derken, kendimizi ölümle burun buruna bulabiliyoruz.

Ama ne hikmettir ki, her baskı yaşama direncimizi daha da arttırıyor. Korku eşiğimiz yükseliyor, kaybedecek şeylerimiz azaldıkça kaybetme korkumuz sıfırlanıyor. Bu yüzden en önde arıyoruz hakkımızı, en önde veriyoruz ekmek kavgamızı, yaşam mücadelemizi… Bu yüzden dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Türkiye’de de bitmeyen, sürekli, cüretkar bir mücadelenin doğumuna sancılanıyoruz. Doğduğunda da çocuğumuzu bastığımız gibi bağrımıza, mücadelemizi de o denli koruyup kollamamız ve kimsenin insafına bırakmamamız gerektiğini iyi biliyoruz.

*Ahmet Arif, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, Ay Karanlık, 2008.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.