DOLAR 5,8272
EURO 6,5615
ALTIN 238,8
BIST 95.953
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 17°C
Parçalı Bulutlu

Zindanların Tarihsel Gerçeği (1)

15.09.2018
A+
A-

İRFAN ARSLAN

Yönetmen Bombay Sapphire’in, BAFTA (2014) ödüllü, “Room 8” adlı kısa filmi bir cezaevi hücresinde geçer. Film, yeni tutuklanmış bir tutsağın hücresine götürülmesiyle başlıyor. Mekan klasik cezaevi yapısı ve film gri bir atmosferde ilerlemektedir. Tutuklu hücresine getirilir. Ve o esna da hücrede, masa da oturan başka bir tutuklu bulunmaktadır. Yeni tutuklu, meraklı bakışlarıyla etrafındaki objelere bakar, diğer tutukluya sorular sorar, cevaplar arar. Yatağın üzerindeki Agatha Christie’nin, “Nil’de ölüm” kitabını eline alır. Sonra yatağın üzerindeki kırmız bir kutu dikkatini çeker. Diğer tutuklu, kutuya meraklı bakışını görünce, “ne yapıyorsun” diye sorar ve arkasından eğer kutuya dokunursan pişman olacağını belirtir. Tabi yeni tutuklu durmaz, ve kutuyu açar. Tıpkı Pandora’nın kutusu gibi bir durum ortaya çıkar. Kutunun içinde kendi hücresini görür. Ve bu şaşkınlıkla kutunun ağzını açıp kapadıkça hücrenin üstünün açıldığını fark eder. Diğer tutukludan yardım isteyerek, açılan hücrenin tavanından dışarıya çıkar. Ve koşmaya başlar, o esnada hücredeki adamın, kaçan adamı bir kibrit kutusuna koyup çekmecesine attığını görüyoruz. Ve adam çekmecedeki kibritlere bakarak, “Gardiyan sıradaki mahkum gelsin” der ve film biter.

Her ne kadar film beyin sınırları zorlasa da, aslında fikri nettir. Doğrusu hepimiz “gözetim toplumun” da bir kapatmada yaşıyoruz. Sistem taraftan kuşatılmışız, tıpkı filimdeki gibi kısmi özgürlük olarak gördüğümüz her şeyin daha büyük bir tutsaklığa dönüştüğünü görüyoruz. Tabi bu sistemsel bir problem, ancak sistemin daha özel mekanları vardır: zindanlar. Bu bağlamda zindanları tarihsel anlamda değerlendirme ihtiyacı vardır.

Zindanların tarihi ile ilgili kesin bir bilgi olmasa da çok eski bir geçmişe dayandığı bilinmektedir. Devletin olduğu her yer de illa ki bir “suçlu” vardır, ya da “suçlu” yaratılmıştır. Çünkü devletler, varoluşlarını toplumsal çatışma ve çelişkiler üzerinde kurgularlar. Bu çelişki ve çatışmaların her zaman kurbanları olmuştur. İktidar sahipleri mutlak anlamda insanları hapsetmesi, gözetim altında tutması, topluma bir mesajdır. Böylece hem bireyi hem de toplumu kontrol etmeyi hedefler. Bu bağlamda zindanlar iktidar için bireyleri kontrol etme mekanizması işlevi görmektedir. Tıpkı okul, kışla, hastaneler vb. kurumsal alanlarda olduğu gibi. Zindanların zamanla değişimlere uğrayıp, daha sistemli, incelikli ve “meşru” bir yapıya dönüştüğünü görüyoruz. M. Foucault bu dönüşümü, “Azap çektirmenin ortadan kalkması demek, seyirlik unsurun silinmesidir; ama aynı zamanda bedenin tutuklanmasıdır.” biçimde açıklamaktadır. Yani bireye azap çektirerek ve bireyi toplumun önünde teşhir ederek infaz edilmesinden; bireyin “bedenini tutsak” etmeye doğru incelikli bir cezalandırma sistemine gidilmiştir.

Böylece yaratılan meşrûiyet alanından dolayı, olay ve olguların nedenleri, tali kısma itilmiştir. Artık aslolan sonuçtur. Örneğin, bir insanın neden hırsızlık yaptığını kimse sorgulamaz ya da politik bir tutsaklığın gerekçelerini kimse irdelemez. Ve böyle bir sorgulamayı kimse tartışmaya bile açmaz; oysa ortada yaratılan bir “suç” zemini vardır. Bu zemin kaynağını toplumsal sömürü ve tahakkümden almaktadır.

Eski çağlarda zindanların işlevi daha çok hükmün açıklamasına kadarki süreci kapsamaktaydı. Ve çok uzun süre tutuklamalar pek yoktu. Cezalar genelikle kamuoyuna açık, teşhir amaçlı yapılırdı. Ama durumun değiştiğini görüyoruz.

Bu bağlamda günümüz modern zindanların ilk kuruluşları 16.yüzyılla kadar dayanmaktadır. Başta dönemin ilk kapitalist merkezleri olan İngiltere ve Hollanda’da ortaya çıktığını görmekteyiz. İngiltere’de Briedgewell olarak bilinen ıslah evlerinin kuruluşu 1555’lere dayanmaktadır. Buna parelel olarak Hollanda’da aynı dönemlere denk gelen Rechtshaus’lar aynı işlevi görmekteydi. Fransız devriminden (1789) sonra bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Bu yılları takip eden dönemlerde, ulus-devletlerin kurulmasıyla birlikte daha da yaygınlık kazanmıştır. Özellikle üniter devletlerin homojenleştirci politikaların yaratmış olduğu, “öteki” ve “düşmanların” ıslah edileceği yeni mekanlar olarak görüldü. Devlet bürokrasinin önemli bir saç ayağı da zindanlar oldu. Artık uzun süreli ve toplu tutuklamalar yaygınlaşmaya başladı.

Ulus- devlet çağında zindanlar, insanlık dramlarının yaşandığı ve buna karşı aynı zamanda büyük direnişlerin yaşandığı merkezler haline gelmiştir. Bu mekanların bir çoğu insanlar tarafından tarihi bellek işlevini görmektedir. Örneğin; Fransa da , “Bastille”, İngiltere de “Long Kesh”, Arjantin’de “Garage Olimpo”, Türkiye’de “Diyarbakır, Mamak, Metris”, Irak’ta “ Ebu garip”, ABD de, “Gunatamo”, İtalya da, “Regina Coeli”, İran’da “Evin”, Güney Afrika, “ Robben Adası” ve günümüzde “ İmralı” vb. daha bir çok örnek sıralanabilir.

Bütün bu zindanların ortak özellikleri toplumun özgürlük İstemlerinin kapatıldığı, işkencelerin olduğu, bireylerin tecrit edildiği, insanları iğdiş ederek tahakküm altına almayı esas aldığı mekanlardır. Devletler bireyi gözetim altında tutmak için kurmuş oldukları “büyük kapatma” kompleksleri ile amaçlarını gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir.

İktidar bazında zindanlar böyle somut amaçlara göre kurgulanmıştır. Ancak tutsaklar için yıkıcı bir boyutu olsa da politik bir duruşu da ifade etmektedir.

Bu bağlamda zindanları muhafazakar kesim “Medreseyi Yusufiye”, demokrat, devrimci ve sosyalistler, “Devrim akademileri” ya da “aydınlatma akademileri” olarak tanımlanmıştır. Gerçek olan şudur ki M.foucault’un dediği gibi, “savaşçıların haykırışlarıyla inleyen bir arena”ya dönüşmüştür. Ve dört duvar arasında yaşananları tarif etmek imkansız. Ancak bu koşulları yaşayanın kavrayacağı ama anlatmakta zorluk çekeceği kadar çok boyutludur.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.