DOLAR 6,1252
EURO 6,8435
ALTIN 250,7
BIST 83.675
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Çok Bulutlu

Zindanların Tarihsel Gerçeği (2)

02.10.2018
A+
A-

Türkiye Adalet Bakanlığı’nın, 2 Ekim 2017 tarihinde açıkladığı verilerine göre cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü sayısı 228 bin 983’e yükseldi.

Bu verilere göre, 384 cezaevinin tamamı doldu, ayrıca son 10 yılda 133 yeni cezaevinin açılmasıyla birlikte cezaevleri kapasitesi ise 207 bin 279’a yükseldi. Cezaevlerinde Adli olarak 189 bin tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Politik ve organize suçtan 50 bine yakın tutuklu, hükümlü bulunmaktadır. Bu verilere göre cezaevlerinde kapasitesinden 20 bin kişi fazla kalmaktadır. Bu da şu anlama geliyor, çoğu cezaevinde kapasiteden fazla kişi kalıyor. Zaten kötü olan koşulları, bir de fazladan insanın kalması, adeta Nazi kamplarını anımsatıyor.

Avrupa Konseyi’nin 2016’da açıklamış olduğu yıllık cezaevi raporuna göre ise; Türkiye cezaevlerinde tutulan tutuklu ve hükümlü sayısı bakımından Avrupa’da 43 ülke arasında birinci sırada yer almaktadır.

Yukarda belirttiğimiz veriler güncel bilgileri kapsamıyor, geçen süre zarfında bu sayılara yenilerinin eklendiği bilinmektedir.

Kuşkusuz istatistik verileri adaletin ölçütü olamaz. Ayrıca bu veriler üzerinde hak, adalet ve eşitlik gibi temel değerleri tartışmak doğru bir yöntem değildir. Tek bir insanın haksızlığa uğramasını bile bütün insanlığın haksızlığa uğramış gibi görmediğimiz sürece hakikattan söz edemeyiz. Ancak hem durumun iyi anlaşılması için hem de sorunsalın ölçeğini görmek için istatistik verilere ihtiyaç duyulur.

Bu sayının içinde, “Adli” olarak tanımlanan suçluların sayısının yükseliği, toplumsal eşitsizliğin, yozlaşmışlığın, zihniyet problemini ortaya koymaktadır. Bu toplumsal bir travmanın sonucudur. Nasıl oluyor da bir toplumda bu kadar fazla insan suç işleyebiliyor, insanın aklı alamıyor! Bu durum ciddi sosyolojik ve psikolojik tahlil gerektiren patolojik toplumsal bir vakadır.

Bununla birlikte 50’e bine yakın insan da düşüncesinde dolayı cezaevindedir.
Bu sayının önemli bir kısmı Kürtlerden oluşturmaktadır. Türkiye’de, Kürtlerin kendi kimlikleri ile politika yapmak istemesi, suçların en büyüğü olarak kabul edilmektedir.

Zindanların tarihi ne kadar eskiye dayansa da günümüzde yaşandığı gibi hiç bir zaman bu kadar sistemli, donanımlı, incelikli ve yıkıcı olmamıştır. Zindan koşullarının fiziki zorlukları ve kısıtlamaları yanında, idari personelin özel olarak eğitilmiş olması ve karşısındaki insanı düşman olarak görme mantığı ile yaklaşmalarının önemli bir etkisi vardır. Her türlü insani değeri ayakları altına almaktan bir beis görmemekteler.

Bu koşullar altında tutuklunun suç durumu ya da yargı sürecinin bir önemi yoktur; esas husus buraya bir şekilde “düşenin” mutlak surette “ıslah” edilmesi; birileri tarafında “kandırıldığına” inanılmaktadır. Karşısındaki bireyi özne olarak görmeyen daha çok bir “nesne” mantığı ile yaklaşılmaktadır. İktidar her yerde olduğu gibi tutuklular arasında bir hiyerarşi oluşturmuştur. Adli olarak değerlendirilen suçluların, aslında büyük çoğunluğu insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamına giren; uyuşturucu, çocuk ve kadın istismarı ve tecavüzü, gasp, hırsızlık vb. suçlardan ceza alanların, dönem dönem çıkarılan yasa ve kanunlarla adeta ödül gibi cezalarla kısa sürede çıkmalarına sağlamaktadır. Ancak politik tutsaklarda ise tam tersi bir uygulama söz konusu, sadece düşüncesini beyan etmesi ya da hukuksuzluğa karşı mücadele ettiği için yıllardır cezaevinde kalan insanlar var. Bununla birlikte zindanlar da ayrı bir yönetmenliğe göre bir yaklaşım söz konusu, her türlü yasak ve hak ihlali adeta meşru bir yöntem gibi uygulanmaktadır. Böylece disiplin cezaları ve soruşturmalarla tutsakların yasal olan bir çok hakkı engellenmektedir.
Türkiye de politik nedenlerle tutuklanmak en büyük suç olarak görülmektedir. Adeta ilahlara karşı suç işlemiş gibi bir duruma maruz kalmaktadır. Politik bir tutsak tıpkı, Prometheus’un, Olimpus Tanrı’larından insanlar için ateşi çalmasının sonucu, Kafkas dağlarında kartallara yem edilmesi gibi; politik tutsaklar da dört duvar arasında mahkum ederek adeta yavaş yavaş eriyip yok olmalarını izlemekteler.

Bütün etmenlerin yanında aslında zindanların üç boyuta vardır. Her boyutun kendi içinde etkileyen ve etkilenen özneleri vardır;

Birincisi; devlet ve iktidarların “suçluların” cezalandırdığı, terbiye ettiği “bedenin mahkum” edilmesi ve her türlü denetimin sağlamayı umduğu “cezaevidir”. Burada bütün şartlar tutukludan bağımsız olarak bir sosyal mühendislik mantığı ile inşa edilmiştir. Zindanın bütün kural ve yönetmenlikleri titizlikle düzenlenmiştir. Bir anlamda her zaman kusursuzlaştırmak için uğraşılır. Özelikle F tipi zindanlar bunların en önemli örnekleridir. Burada katı bir tecrit ve disiplin uygulanmaktadır. Adeta günün 24 saati tutsaklar üzerinde psikolojik harp yürütülmektedir. Kurumda bulunan bütün personel aynı amacı gütmekteler. Yani doktor, sosyolog, psikolog, aşçı, kütüphaneci ve diğer personeller, mesleki ilkelerini hiçe sayarak herkese “terörist” muamelesi ile yaklaşmaktalar. Tek yaptıkları şey insanları psikolojik olarak çökertmek! Bireyin burada yapabileceği çok bir şey yoktur. Topu topu 20 metre karelik bir alanda yaşamak zorundadır. Ve genellikle hiç tanımadığı üç kişi ile birlikte kalmaktadır. Her ne kadar aynı davaya mensup insanlar olsa da yaratılan üçlü sistem her zaman birinin dışarda kalmasına neden olmaktadır. Ve bu durum eğer birey ruhsal anlamda kendine uğraşacak bir şey bulmasa, çok kısa bir sürede olumsuzlukların meydana gelmesi an meselesidir. Kısaca bireyi sürekli bir kıskaçta tutma politikası uygulanır.

İkincisi; tutsakların durumu ile ilgilidir. Sınırlı koşullarda bir yaşam mücadelesi verilir. Bu noktada cezaevi bir direniş alanıdır. Ve politik bir duruşu ifade ermektedir. Özelikle, “bedenin tutsaklığına” karşı “ruhun özgürlük” mücadelesi verilir. Birey bu davranışından dolayı her türlü haksızlığa uğrar ve her şeyden mahrum kalır. Gerekirse ölümü göze alıp, kendi ilkelerinden ödün vermemeye çalışır. Bu tutumundan dolayı kısıtlı olan bütün haklarından feragat eder. Hatta büyük işkenceleri bile göze alır, gerekirse bedenini ölüm orucuna yatırır. Genellikle kendisine karşı yapılan uygulamaların farkındadır. Ve inandığı değerleri savunmaktan vazgeçmez. Bu yüzdendir ki şu anda politik düşüncesinden dolayı 20-30 yıldır içerde olan sayıları bini aşan insanlar var. Ömrünün yarısını bir odada geçirmek en büyük işkencedir. Zindanın kötü koşulları yüzünde büyük çoğunluk ağır hastalıklarla uğraşmaktadır. Bir çoğu çıkmadan yaşamını yitirmektedir. Özcesi tutsakların durumu varlık ile yokluk arasında pamuk ipliğine benzemektedir.

Üçüncüsü; tutsakların yakınlarıdır. Bu insanlar arafta kalan, yaşanan durumlardan doğrudan etkilenen kesimdir. Kimisnin annesi, kimsinin babası, kimisinin eşi ve çocukları, kimisinin sevdiği, ya da arkadaşlarıdır. Bunlar acının peşinden sürüklenen insanlardır. Kendi yakınları için belki hayatları boyunca gidemeyecekleri yerlere, gitmek zorunda kalırlar. Bazen Şırnak’tan Edirne’ye tutsak ziyaretine giderler, ülkenin bir ucundan diğer ucuna yolculuk etmek artık hayatlarının rutini haline gelir. Suçsuz olmalarına rağmen en büyük acıları bu kesim çeker. Adeta eli kolu bağlı hiçbir şey yapamama gibi ceza ile cezalandırılmıştır. Kaç nesildir insanlar zindanların önünde ömürlerini tüketiyorlar.

İşte günümüz zindanları bu gerçekliğe sahiptir. Türkiye devletini yönetenler, toplumun özgürlük ve demokrasi taleplerini dile getiren insanları zindanlara doldurarak bastırmaya çalışmaktadır. Bir toplumu bütün haklarında mahrum bırakarak, böyle yaşamı dayatmak bir insanlık suçudur. Bu durumu kabul etmeyip, insanların onurunu rencide eden anlayışa karşı politik bir duruşu sergilemek en büyük erdemdir. Birey ancak kendi özbenliği ile var olur. İnsanlar zor koşullarda bile bu onurlu duruşlarından ödün vermiyorlar. Biz dışarıdaki insanların bu durum karşısında daha duyarlı olmak gibi bir zorunluğumuz var. Deve kuşu gibi başımızı kuma gömsek de, yer altından gelen çığlıklardan kaçmamız imkansızdır..

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.